KU’RAN DÜNYAYI KÖTÜLÜYOR MU?

K

Kur’an’da dünya hayatının fani (Rahman; 55/26), oyun ve eğlenceden (En’am; 6/36), övünme ve zevklenmeden (Al-i İmran; 3/185) ibaret olduğu türünden ayetlere bakarak, dünyanın aşağılık, pis ve adi bir yer olduğu sonucunu çıkarabilir miyiz?
Geçmiş çağlarda yazılmış bir çok dini kitap, bu sonucu çıkarmış olmalı ki “terk-i dünya” çağrıları ile dolu…
Hatta bu durumu ifade için tek başına “Ehl-i dünya” tabirinin kullanıldığını görüyoruz. Bu, başlı başına “kötü bir şey” demek oluyor.

Bu türden dini eserler okuyan birisi, başta Gazzali’nin İhya’sında olmak üzere, dünya hayatının alabildiğine aşağılanması ve kötülenmesi karşısında okuduklarından şaşkınlık geçirir ve hatta bunalıma bile girebilir. Çünkü bu okumalardan sonra artık dünyaya dair ne yapsa “ehl-i dünya olmak” veya “dünyaya dalmak” olacaktır.

Dünyaya bu türden bir bakış Kur’an’ın “dünya görüşüne” acaba ne derece uyuyor?

Kur’an gerçekten dünya hayatını aşağılıyor ve “terk-i dünya” çağrısı mı yapıyor?

***

Müslümanların şu an ki hal-i pür melâlinin (acınası hazin durumunun) nedeni olarak “dünyevîleşme” tabiri kullanılıyor ki kanaatimce yanlıştır. Çünkü İslam dünyası dünyevîleştiği için değil; bilakis dünyevîleşemediği için bu haldedir. Bu nasıl dünyevîleşmek ki kendi dünyasını bile mamur edemiyor. Yabancı çizmeleri altında eziliyor. Dünyevîleşenin dünyaya hakim olması gerekmez mi?

Teşhis doğru ama kavramlaştırma yanlış.

Bunun yerine “sürüleşme” denilmelidir.

“İnkarcıların durumu (çoban sesini) ancak bağırtı olarak algılayan (sürüye) benzer. Onlar sağır, dilsiz ve kördürler. Onlar akıl tutulması içindedir.” (Bakara; 2/171)

“Bu tür ayetler inkarcıların Allah’ın ayetleri karşısındaki durumunu anlatıyor, bizimle ilgili değil” diyerek topu taca atmayın sakın. Her ayeti üzerimize alınarak okuyacağız, buna alışacağız.

Ya da ben öyle anlamaktayım.

Her kim Allah’ın kavlî (Kur’an) ve kevnî (alem, dünya, tabiat) ayetleri karşısında sağırlaşıyor, dilsizleşiyor, körleşiyor ve akıl tutulması içine girerek olup bitene yabancılaşıyorsa sürüleşir. Allah aklını kullanmayanı pislik içinde bırakır (Yunus; 10/100). Böylelerinden artık sürü kokusu gelir. Müslüman kafir fark etmez.

Sürüler çobanın bağırmasını anlayamazlar. Çobanın sesine karşı sağır, dilsiz ve kördürler. Sürü de akıl ve idrak yoktur; sadece gelen sesi uzaklardan gelen bağırtı olarak algılar. Dünyaya gözünü kapayıp körleşen ahirette de kördür hatta daha da ziyade (İsra;17/72)…

Demek ki içine düştüğümüz pislik ve zillet, Kur’an’ın tabirleri ile sağırlaşma, dilsizleşme, körleşme ve akılsızlaşma nedeniyledir. Ali Şeriati daha da ileri giderek buna “eşekleşme” (istihmâr) der. Çünkü eşek de diğer sürü hayvanları gibi sağır, dilsiz ve kördür. Onun için her gelen üzerine biner, bir ton sopa yer ama dönüp de niye üzerime biniyorsunuz, neden vuruyorsunuz demez, diyemez.

Bu nedenle Allah katında yerde yürüyen yaratıkların en kötüsü akılsızlaşan, sağırlaşan ve dilsizleşenlerdir (Enfal; 8/22). Çünkü onlar sebebi sonuca, sonucu sebebe bağlayamaz, nedenleri göremezler. Allah’ın nuruna (yerlere ve göklere) gözlerini kaparlar; dünyada kördürler. Zulüm karşısında susarak da dilsizleşirler.

Çünkü görüyormuşcasına (ihsan) Allah’a ve gidip de gelmişcesine (yaqîn) ahirete imandan nasipsizdirler. Onlar dünyada Allah’ı unuttuğu için, Allah da onları ahirette unutacaktır. Esas dinamikleri olan “Allah’a ve ahirete iman” dumura uğradığı için maneviyatları çökmüştür. Maneviyatları çökünce dünyaları da çökmüş; amaç, umut, hedef ve yön yitimine uğramışlardır. Artık dünya onlar için bir otlaktır. Eh, otlakta da sürüler yaşar ve sürüler dünyevîleşemez.

Bunun için hal-i pür melalimiz “sürüleşme”dir. Sürüleştiğimiz için dünyada sürünüyoruz. Oysa gerçek anlamda dünyalılaşmalıyız. Hayata ve dünyaya dönmeliyiz. Gözümüzü dünyaya açmalı, burada sürü gibi yaşmamalı, ona sahip çıkmalıyız. Meydanı işgalci, talancı ve yağmacılara bırakmamalıyız. Yoksa işgale, talana ve yağmaya uğrayan biz oluruz. Çünkü sürü yağmacıların iştahını kabartır.

Şu halde eski “terk-i dünya” kültürünü terk etmeli, yeni bir “keşf-i dünya” kültürü yaratmalıyız. İkbal’in dediği gibi akıl ile dünyayı fethe çıkarken, aşk ile mekansızlığa taarruz etmeliyiz.

***

“Terk-i dünya” kültürünün, başka bir deyişle pireye kızıp yorganı (dünyayı) yakmanın aslında bir zihniyet sorunu olduğunu düşünüyorum. Bunun dinî, tarihsel ve kültürel kökleri var. “Kilise” zaviyesinden bakınca sorun dünyevîleşme/sekülerleşme olarak görünür. Çünkü oradan bakınca tapınağın dışı şeytanın egemenliği altındaki seküler dünyadır. Oraya dalanın içine şaytan girer; dünyevileşir/sekülerleşir. Bu anlamıyla kavramlaştırma bize ait bir yaklaşım değildir. Hiçbir konuda dengeyi tutturamayan, bir uçtan diğerine savrulup duran batı tecrübesinin bir ürünüdür.

Oysa Kur’an’a göre ibadet tapınağın dışında, dünyanın/hayatın içinde faaliyet olarak yapılandır. (bkz. “Din ve ibadet anlayışımız I-II” başlıklı makalelerimiz).

Dünyayı aşağılayan ve dışlayan yaklaşımların Kur’an’dan değil; Eski ve Yeni Ahit kaynaklı “ilk günah” ve “cennetten dünyaya kovulma” yani insanlığın büyük düşüşü (düşkünlük!) anlayışından kaynaklandığını görüyoruz.

Eski Ahit’e göre dünya toprağı lanetlenmiştir. (Tekvin; 3/17). Çünkü Adem karısına, karısı da yılana uyarak yasak ağaçtan yemiş, bunun için de yılana toprak yeme ve karnı üzerinde sürünme, kadına doğururken acı çekme, Adem’e de topraktan diken, çalı ve yaban otu yeme cezası verilerek “düşkün” ilan edilmiş ve huzurdan kovulmuştur. (Tekvin; 3/14-18). Yeni Ahit’e göre de işte bu yüzden dünya günah, kovulma, mahkumiyet ve ölüm yeridir (Romalılar; 3/12-20, 6/1-14). Bundan ancak insanlığı bu cezalardan kurtarmak için kendini feda eden “Tanrı’nın kuzusu” İsa Mesih’in kilisesine (tapınağa) sığınarak kurtulabiliriz. Tapınağın dışında (dünyada) kalan Şeytan’ın ağına düşer (İçine cadı girer!)…

Bu korkunç teolojinin ve karamsar dünya görüşünün Kur’an’ın Adem ve dünya görüşü ile alakası yoktur. Ancak ne yazık ki dinî kültürümüz iyiden iyiyle bu anlayışların etkisi altında (bkz. “Havva Adem’in kaburga kemiğinden mi yaratıldı?” başlıkla makale).

***

İslam dünya-ahiret dengesini sağlayan bir dindir. Yahudilik gibi dünyaya dalıp ahireti, Hristıyanlık gibi de ahirete dalıp dünyayı bırakmamızı istemez. Denge kurmamızı ister. Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya, yarın ölecekmiş gibi de ahiret için çalışma espirisini benimser. Dünyayı ahiretin tarlası olarak görür, doğru, amenna…

Fakat şu an sorun bu değil. Dinimizin böyle olduğunu hepimiz biliyoruz.

Şu an dünya sömürü, işgal, talan ve yağma altında. Bizim dini kültürümüz de eski dünya dinlerinin etkisinde kalarak “terk-i dünya” çağrıları ile dolu…

Demek ki eski İslam kültürünün mihverinde bir değişikliğe giderek, “terk-i dünya” anlayışını terk etmemiz gerekiyor. Zira bu anlayış Kur’an’ın ortaya koyduğu dünya görüşüyle bağdaşmıyor. Üstelik Müslüman zihni paradoksa sokup bilincinin yaralanmasına neden oluyor…

***

Önce olaya biraz derinden girerek üç tür epistemolojik duruşu netleştirelim. Zira dünyayı bakış bu zihinsel algılama ile doğru orantılı.

Bu durumda varlığı kavrama bakımından üç tür akıldan bahis açabiliriz; Batı aklı, doğu aklı ve Müslüman akıl…

Batı aklı Yunan’dan Haidegger’e kadar esasında “varlığa hapsolan akıl”dır. “varlık” çerçevesinde düşünür ve varlığı aşacak bir kabiliyet gösteremez.

Doğu aklı ise Hind’den Agustinius’a kadar “varlıktan kopan akıl”dır. “Öteler” çerçevesinde düşünür ve varlığa nüfuz edecek bir kabiliyet gösteremez.

Birinde varlığa nüfuz eder ve fakat ona hapsolursunuz. Diğerinde ise öteye geçer ve fakat varolana nüfuz edemezsiniz.

Müslüman akıl ise “varlığı aşabilen akıl”dır. Varlığa hapsolmamakla batı aklından, varlıktan kopmamakla da doğu aklından ayrılır. Ne ki çoğumuz doğu aklını Müslüman akıl zannederiz.

“Hapsolmak” içeriden çıkamayarak varlığa gömülmektir. “Kopmak” ise içeriyi hayal veya gölge yerine koyarak ötelere dalmaktır. “Aşmak” ise zorlayıcı bir içkinlikten geçerek aşkın olana ulaşabilmektir.

Bu anlamda İslam’ın doğrudan akılla bir sorunu olduğunu söylemek mümkün görünmüyor. İlginçtir, Kur’an’da geçtiği 59 yerde “akletme” fiili hiç kötü manada kullanılmaz. Fakat, örneğin, Şeytanın dostlarına vahyetmesi (6/121) örneğinde olduğu gibi “vahyetme” kötü manada da kullanılır. Demek ki akletme bizzat iyidir fakat vahyetme Allah vahyederse iyidir…

***

Şimdi…

DÜNYA sözlükte “en yakın olan, en aşağıda olan” anlamına geliyor. İştikakta (kelime türetme) orta ve son harfinin yer değişmesiyle (DYN) şeklini alır ve “din” kelimesi de buradan türer. “Din” ile “dünya” kelimelerinin bu şekilde aynı kök harflerinden geliyor olmaları dikkat çekicidir. Bu, dinin dünyada yaşanacak bir şey olduğu manasına gelir. Yani din ile dünya birbiri içindir. Ahiret ise “en sonda olan” demektir…

Demek ki dünya kelimesine aşağılık, adî, pis anlamı vererek dünyanın aşağılanması Kuran’ın ruhu ile bağdaşmaz. Bu, daha çok dünyayı Şeytanın egemenliği altında lanet bir sürgün yeri olarak gören Hıristiyan (doğu) teolojilerin söylemidir.

Kuran’ın dünya hayatını oyun, eğlence, süs, övünme ve zevklenmeden ibaret bir yer olarak tasvir etmesi, dünyayı bunlardan ibaret görenleri eleştirmek içindir. Oysa yerler ve gökler oyun ve eğlence olsun diye değil; gerçeğin ta kendisi (haqq) ile yaratılmıştır;

“Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri oyun oynamak için yaratmadık. İkisini de ancak gerçeğin ta kendisi olarak yarattık. Fakat pek çoğu bunun bilincinde değil.” (Duhan; 44/38)

“Dikkat edin! Biz, göğü, yeri ve ikisi arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık. Eğer bir eğlence arasaydık, bunu kendi katımızda yapardık, yaparsak böyle yapardık.” (Enbiya; 21/16).

Mehmet Akif “Kim burada kör ise ahirette de kördür, hatta orada şaşkınlığı daha ziyade.” (İsra;17/72) ayetinin tefsiri mahiyetinde dünyanın ne anlama gelmesi gerektiğini mükemmel bir şekilde şiirleştirerek Türkçe’nin dimağına kazımıştır;

“Eğer maksadı sadece ahiret olsaydı Allah’ın
Ne hikmeti vardı yaratılmasında hiç yoktan dünyanın
“Ezel”den ayrılan ruhun “Ebed”iken sonsuz yurdu
Yolda kavuşarak vücutlarla niçin şahıslar oldu
“Elest”in arkasından gelmesin cennet cehennem de,
Neden ruhlar imtihan olsun bu âlemde
Demek dünya pek öyle hafife alınacak bir yer değil
Demek ebedi mutluluk bu fani ömürden ayrı değil
Diyorlar; “Kâinatın aslı yoktur, çünkü geçicidir”
Evet, geçicidir, amma bir açıdan da ebedidir.
Faniymiş hayat… Olsun! Ömrün zevki, hüsranı;

Onun bakiliğidir bu özellikleri ile her anı

Demek ki “burada” yani dünyada bir şey olmadan ahirette bir şey olmak mümkün değildir. Ali Şeriati’nin dediği gibi dünyada bir işe yaramayan ahirette hiçbir işe yaramaz.

İşte bu Müslüman akıldır.

***

Eskidünya dinlerinin çoğunda olduğu gibi dünya nasıl “aşağılık, adi, lanet bir yer” olabilir? Bilakis dünya mübarek bir yerdir. Yerler ve gökler Allah’ın nuru (ışığı, aydınlığı, enerjisi) iken, birileri oyun ve eğlenceden ibaret görüyor diye dünyayı nasıl kötüleyip aşağılarız? Bu, pireyi kızıp yorganı yakmak olmaz mı? Bilakis dünya insan soyunun ortaya çıktığı yerdir. Bünyemizde bu dünyanın toprağı, suyu, havası, ısısı var.

Allah, her saniye ruhundan bünyemize üflüyor. Yani verdiği havayı soluyarak yaşıyoruz, o olmasa 6 dk. İçinde ölürüz. Balığın bütün varlığını denize borçlu olması gibi, bütün varlığımızı O’na borçluyuz. O dilemeden (hava, su, toprak, ısı vermeden) hiçbir şey dileyemeyiz (yapamayız).

Sonunda da Veysel’in “Benim sadık yarim” dediği O’na kara toprağa döneceğiz. O öyle bir sadık yardır ki koyun verir, kuzu verir, süt verir/ yemek verir, ekmek verir, et verir/ kazma ile dövmeyince kıt verir… Karnın yararız kazmayınan, belinen/yüzün yırtarız tırnağınan, elinen/yine de bizi karşılar gülünen… Hakikat istersek açık bir nokta/Allah kula yakın, kul da Allah’a/Hakkın gizli hazinesi toprakta…

Aşık Veysel’in dizelerinde dile getirilen “en sadık yar”dan kastın ne olduğunu sanırım son cümlelerinden anladınız. Böyle bir yer nasıl mübarek olmaz…

Keza Hrıstıyan teolojilerinde olduğu gibi, Adem dünya toprağına sürgün edilmiş değildir. Burası sürgün yeri değil. Biz de bu dünyada ilk günahın cezasını çekiyor değiliz. Oluş ve varoluş sancısıdır çektiğimiz. Tohum topraktan, civciv yumurtadan, bebek ana rahminden nasıl yarılıp çatlayarak (felaq) doğarsa, biz de öyleyiz, insan oluş sancısı çekeriz. (De ki: yarılıp ortaya çıkanın Rabbine sığınırım/Qul e’uzu biRabbi’l-felaq)…

Yukarıyı nur aşağıyı da karanlık madde alemi olarak ikiye ayıran bakış Mecusi, Hristıyan doğu teolojilerinin bakışıdır. İslam’da böyle şeyler yok, tevhid var. Yerler ve gökler her ikisi de Allah’ın nurudur. Adem bu dünya toprağından yaratılmıştır. Cennetten kovulmamıştır. Kovulan Adem’in (insanoğlunun) içinde damarda kanın dolandığı gibi dolanan kötülük dürtüleri (Şeytan)dır.

Adem ilk evi (evvelu’l-beyt) yaparak insanlıkta aile yaşamını yani uygarlığı başlatmıştır. Düşünün; İslam’ın kıblesi neden bir ev? Ev ne demek? Aile demek, uygarlık demek, insanlık demek… Düşünün; İnsanlar evlerde yaşamasa ne olurdu? Evin etrafında dönmek (tavaf), aileyi, insanlığı yüceltmek, hayvanca yaşamı reddetmek demek… Allah, Adem ile Havva’nın (ilk insan türünün) oturmak, barınmak, yaşamak için yaptığı sıcak aile yuvasını yani “Ev” i sembolik olarak kendine ait kılıyor ve Allah’ın Evi (beytullah) burası diyor…

Dikkat edin, yukarıdaki ayette dünya kelimesi yerine burası (hazihi) tabiri kullanılıyor. Yani Kuran dünyanın ne demek olduğunu zaten kendisi açıklıyor. Demek ki dünya bizim için varoluşa katıldığımız, en yakından idrak ettiğimiz, hemen yanı başımızda temas halinde olduğumuz varlığın bu taraftaki yüzü yani “burası”dır. Ahiret ise “öteki” yüzüdür. Her iki yüzü ile ve daha birçok yüzleri ile birlikte bütün oluş ve varoluş bölünmez bir bütündür. Her tarafı tek bir bütün halinde gerçeğin ta kendisidir (haqq). Burası hayal, orası gerçek veya burası gerçek orası hayal diye bir şey yoktur. Her ikisi de gerçek (haqq) olarak yaratılmıştır. Bir şey varlık sahnesinde çıkmışsa o artık bir gerçekliktir. İster görünsün ister görünmesin, ister burası ister orası olsun, ister geçici, fani, kısa süreli, ister uzun süreli olsun. Bütün bunlar varlığın mertebelenişidir. Yani öncesi, sonrası, burası, orası tabirleri olayı anlamak ve ilişki kurmak için yaptığımız kategorilerdir. Oysa tek bir gerçeklik vardır ve boyuna inkişaf edip varlığını göstermekte (buruz, zuhur), bazen varlığını gizleyip örtmektedir (batn, gumun). Allah hem ilktir (evvel) hem sondur (ahir) hem görünendir (zahir) hem de gizlenen (batın)…

Bir şeyin fani olması o şeyin gerçekdışı, hayal, asılsız olması demek değildir. Fani gerçek olan bir şeyin bir gün sona ermesi anlamındadır. Sona ermesi onun gerçekdışı olduğu anlamına gelmemektedir. Demek ki sonlu –sonsuz (fâni-bâki) kavramlarını gerçek-sahte (hak-batıl) kavramları ile karıştırmamak gerekir. Meselâ dünya sonlu (fani) fakat gerçeklik (hak) üzere yaratılmıştır; sahte, gerçekdışı, asılsız (batıl) değildir… Bir havaî fişekten parlayan ışıklar gerçek ama sonludur. Parıldama gerçekliğin bir yüzünü, sönme, içe çekilip gözden kaybolma da öteki yüzünün yansımalarıdır. Fakat her iki halde de gerçektirler. Varlıklar Allah’ın yaratışı ile parıldadığı an ez-zahir isminin, söndüğü zaman da el-batın isminin tecellisi olurlar. Her iki halde gerçeğin ta kendisi (haqq) tırlar…

Demek ki beka sürekliliği, fena da süreksizliği ifade ediyor. Gerçek ve gerçek dışı olmayı değil. Allah’ın yüzünün (vechullah) baki olması demek O’nun varlığının ölümsüz, sermedî, sürekli ve sonsuza dek kalıcı olması demektir. O’nun dışındakilerin fani olması ise, sonsuz olanın hayatında bir an, bir lâhza fakatk “gerçek olarak” yer almak manasına gelir. Böylece beka-fena ikilemi süreklilik-yenilik temposu manasına gelmiş olur. Demek ki her şeyin bir sürekli bir de yenilenen yüzü vardır. Varoluşun süreklilik yüzü Allah’ın vechi (yüzü, zatı, varlığı, iradesi, yaratması), yenilenen yüzü ise var olup yok olan, ortaya çıkıp koybalon yaratmalarıdır. Bu beka-fena (süreklilik-yenilik) temposu Allah’ın kemale doğru değil “kemal içinde” açınımı, yaratmanın sürekli ritim ile inkışaf etmesi manasına gelir. Yani ilâhî hayattaki dinamik yenilenmeler O’nda bir eksilmeye veya çoğalmaya neden olmaz. Tamlığın kendi içinde sürekli devinimidir söz konusu olan….

Demek ki Hasan Hanefi’nin dediği gibi fena kültüründen bekaya, dogma kültüründen vakıa analizine, nakilcilikten yaratıcılığa geçmemiz gerekiyor.

Eski İslam kültürünün mihverinde yapılacak böylesi bir geçiş, bizi modern dünyada daha donanımlı kılacak, İslam’ı meydan okuyucu bir dinamizmle yeniden tarih ve dünya sahnesine çıkaracaktır.

***

Akif’in sadeleştirdiğim şiirinin ikinci yarısını vermeden yazıyı bitirmek eksik kalırdı. Kur’an’ın dünyaya bakışını çok güzel özetliyor. “Terk-i dünya” kültürü ile zihinleri şekillenmiş yurdum insanına biraz yabancı gelebilir. Pek bilinen bir şiiri de değil. Alabildiğine sadeleştirerek gün yüzüne çıkarmaya, yaşayan Türkçe’nin zihin dağarcığına emanet etmek istedim…

Şiiri okuyunca bu satırları yazan Weber’in Protestan ahlakından etkilenmiş demeyesiniz, o bir Kur’an şairi ve malumunuz Kur’an Weber’den 1300 yıl önce nazil oldu…

“Dünyanın aslı yoktur, çünkü geçicidir” diyen sersem,
Ne dersin “öyleyse yaratılışı abes bir şeydir ” dersem
Nedir dünyaya gelmekten maksat, gitmek midir ancak
Velev bir anlamak hırsıyla olsun yok mu uğraşmak
Ganimettir hayatın, ganimet topla, durma erkenden
Yarın milyonla feryat olmasın bu sayılı nefeslerden
Bu alem imtihan meydanıdır madem ruhlar için
Demek çalışıp çabalamak gerek insan olmak için
Neden geçsin sefaletlerle, mahrumiyetlerle zamanların
Neden azmin süreksiz, yok mudur Allah’a imanın
Çalış dünyada insan ol, elindeyken henüz dünya
Öbür dünyada insanlık değilmiş yağma, gördün ya
Dilinden ahiret düşmüyor ey Müslüman, lakin
Onun hakkında atıl bir heves mahsulü idrakin
Bu şaşkın vehminden şayet şifa bulmazsan burada
Böyle eli boş gidersen, yine eli boş kalırsın orada
Hayaller arkasından koştuğun yetmez mi hey şaşkın
Senin hala hakikatten nedir boşvermişlik için hakkın
Bu alem şöyle bir rüya imiş, yahud geçiciymiş
Evet yarın anlarsın ne müthiş bir hakikatmiş”

(M. Akif; Safahat, “Kimin dünyada gözü kapalı ise…” )

Yazar hakkında

ihsaneliacikeditör

2 yorum

  • ALLAH razı olsun iHsan abi Kanımca iSLAM alemini[müslümanları] kur'an şairi Akif'inde tabiriyle bu şaşkınlıktan kurtaracak olan bu canlı/dinamik din/dünya/hayat tasavvurudur bizlerle ilminizi paylaştıgınız için teşekkürlerimi sunarım selam ve dua ile.

  • Sevgili hocam çok dogru tesbitlerde bulunmuşsunuz ve tek bir cümleyle çok güzel ifade etmişsiniz "Oysa Kur’an’a göre ibadet tapınağın dışında, dünyanın/hayatın içinde faaliyet olarak yapılandır. " Bir insanın bütün hayatını özetleyecek bir cümle olmuş.Dünya aşagılık bana göre Tabi bu dünyadan soyutlanmak olarak algılanmamalı.Sahip oldugumuz imkanları en dogru en yaralı en iyi biçimde

Kategoriler

SON İÇERİKLER

ARŞİV

Takip edin

Konular