Korku imparatorluğu

BİR: Ne yiyeceğim? Ne giyeceğim? Ya hastalanırsam? Nerede tedavi olacağım? Yani “Kahrolası şu hanede evlâd-u iyâl var” korku ve kaygıları…

İKİ: Ya tutuklanırsam? Ya hapse atarlarsa? Yani “Erzurum’da çevirdiler yolumu/

Beş on polis bağladılar kolumu” korku ve kaygıları…

ÜÇ: Ya ölürsem? Mezarın ötesinde ne var? Yani “Ben kimim ve bu hal neyin nesi” korku ve kaygıları…

M. Muhammed Taha’nın projesine göre içteki bu korkuların dışarı vurmasıyla insanoğlu bu üç tür korku ve kaygının esiri olmakta…

Tarih boyunca her tür sömürücü sistemler birinci korkudan, her tür baskıcı, despot diktatörlükler ikinci korkudan, her türden nihilist akımlar da üçüncü korkudan beslenmekte…

İnsanoğlunun bu korkuları yenmesi halinde sömürücü sistemler ortadan kalkacak, baskıcı diktatörlükler yıkılacak, nihilizm de sona erecektir. M. Muhammed Taha’ya göre, çağımızda bu korkular ancak eşitlikçi, toplumcu bir düzen (iştirâkiyye), tam demokrasi ve dinin (maneviyat) el ele vermesiyle yenilebilir. Çünkü ona göre toplumcu bir düzen (iştirâkiyye) birinci korkunun, tam demokrasi ikinci korkunun, din ve maneviyat da üçüncü korkunun panzehiridir.

1985 yılında Sudan diktatörü Numeyri tarafından “irtidat” (dinden çıkma) suçlaması ile 76 yaşında idam edilen M. Muhammed Taha buna “İslam’ın ikinci mesajı” demekteydi. Kendisi “Bazı yasak kitapların verdiği dinç duygular” familyasındandır. (Mahmud Muhammed Taha’nın hayatı, fikirleri ve projesi hakkında ayrı bir makale yazacağım ).

***

Demek ki dünyadaki “korku impatorluğunu” kendi içinde mantıki tutarlığa sahip bütüncül bir sistem dahilinde yenmek ve alaşağı etmek mümkündür. Bu, öyle bir bütüncül sistem olmalı ki insanoğlunun hem ekonomi-politik korkularını, hem siyasi ve sosyal korkularını, hem de ontolojik yalnızlık korkularını yenebilmeli. Bunu tek başına ne iştirâkiyye (sosyalizm), ne demokrasi, ne de tek başına 7. yüzyıl şartlarında “Medine dönemi ahkamı” ile oluşmuş İslam’ın “birinci mesajı” sağlayabilir.

Bunu ancak İslam’ın (özellikle Mekke dönemi ayetlerinde ortaya konan) evrensel mesajlarını çağımıza getirerek, ekonomi-politik ayetlerini ortaklaşacı/toplumcu, siyasi ve sosyal ayetlerini tam demokrasi temelinde yorumlayan ve tek insana (bireysel ruha) yönelik ayetlerini de Allah’a ve ahiret gününe iman temelinde ele alıp ibadetle taçlandıran “İslam’ın ikinci mesajı” sağlayabilir.

Böylece şehrin bezgin insanı güçlenmiş, Kur’an’ın “Onlar için korku yoktur ve üzüntü (kaygı, endişe, tasa) da duymayacaklardır” müjdesi gerçekleşmiş, İslam’ın ekonomik, politik ve ontolojik içeriği “çağın idraki içinde” ete kemiğe bürünmüş olacaktır.

Görüldüğü gibi M. Muhammed Taha’nın “korku imparatorluğuna” karşı önerdiği alternatif en azından tartışılmaya değer görünüyor…

***

Kur’an’da sürekli tekrar edilen ‘replik’lerden birisi de “Onlar için korku yoktur, üzüntü de duymayacaklardır” (ve lâ havfun aleyhim ve lâ hum yehzenûn) ayetidir.

Korku ve hüzn (endişe, kaygı, tasa)…

Kur’an bunların olmadığı bir dünyadan bahsediyor.

Burası “cennet” olsa bile dünyadan bağımsız değildir. Çünkü cennet Kur’an’ın aynı zamanda dünyevî ütopyasıdır. Ütopya hiç olmayacak yer değil; şu anda olmayan ama çalışıldığı takdirde olması pekâlâ mümkün olan yer demektir.

Bu anlamda “cennet” sınıfsız toplumu ifade ediyor. Orada “tevhid” yani sınıfsız tek toplum var. İnsanoğlu orada iç, dolayısıyla da dış korkularını yenmiştir. Aç ve açıkta kalma, siyasal despotizm, sosyal baskı, ontolojik yalnızlık korku ve kaygıları yoktur. Bu anlamda cennetin (doğal toplumun) özgür insanı korkularını fethetmiş insandır. Onun için onda ‘korku (havf) yoktur, kaygı (hüzn) de olmayacak’tır. İnsanın özgürce kendini geliştirmesi ve yüceliklere ulaşması için önce bu ilkel korku ve kaygılarını yenmesi lazım. Aksi halde korku ve kaygı cehenneminin çukurlarında dürtüleri ile yaşayan hayvan gibi debelenip dururuz.

“Cehennem” ise sınıflara ayrılmış, parçalanmış toplumu ifade ediyor. Orada “şirk” yani parçalamalar, bölmeler, sınıflamalar, kastlar, kabileler vardır. İnsanlar kavmiyet, milliyet, meslek, mülkiyet, cinsiyet ayrımcılıklarına tabi tutulurlar. Keskin çelişkiler derinleşir, aç ve açıkta kalmamak, tedavi olmak gibi en tabiî ihtiyaçlar, ana diliyle konuşmak, kendini ifade etmek, kimliği ile tanınmak, saygı görmek gibi en tabiî haklar için bile debelenip durmak zorunda kalırız. Hayat yük olmaya başlar, insanda yaşama sevinci bırakmaz. Doğmak anlamsız bir tekrara, yaşamak gereksiz bir uzantıya dönüşür. Artık doğmak dünyaya atılmışlık, ölmek de tezek olmakla eşdeğerdir. İktisadî uçurumlar, yıkılmaz otoriteler, aşılmaz duvarlar, ebedi statüler… Böylesi bir topluma/ülkeye/dünyaya korku ve kaygı egemendir. İnsanları yöneten kendileri değil; korku ve kaygılarıdır. Oysa bunların hiç birisi “cennette” (doğal, özgür toplumda) yoktur…

***

Peki, yukarıdaki üç kadim korkunun (havf) ve kaygının (hüzn) panzehiri acaba nedir?

BİR: “Mallarını gece ve gündüz, gizli ve açık infak edenler, karşılıklarını Allah’tan mutlaka alacaklardır. Onlar için korku yoktur, kaygı da duymayacaklardır.” (Bakara; 2/274)

Yani: Ya aç ve susuz kalırsam? Ya hastalanırsam? Çocuğum nerede okuyacak? Nerede tedavi olacağım? “Kahrolası şu hanede evlâd-u iyâl var” korku ve kaygısının panzehiri gece ve gündüz, gizli ve açık infak; vermek, paylaşmak, bölüşmektir. Bu, bir toplumda açlık, susuzluk, barınma, sağlık, eğitim gibi tabiî ihtiyaçların garanti altına alındığı bir düzeni ifade eder. Burada infakı insafa bırakılmış nafile bir ibadet olarak değil; oluşturucu, düzenleyici, yaptırım ifade eden ekonomi-politik ilke olarak okuyoruz.

Böyle olunca toplum fertlerinin aç ve açıkta kalma, barınma, hastalık, yaşlılık, eğitim ve sağlıktan kaynaklanan korkuları olmayacak, kaygı da duymayacaklardır. Malların gece ve gündüz, gizli ve açık infak edilmesinin Allah’tan gelecek karşılığı (ecr) bu değilse nedir? Bu cennetin dünyevî yüzüdür. Uhrevî yüzüne gelince O’nun imanı bizde, bilgisi Allah katındadır.

Kur’an, böylesi bir düzenin eninde sonunda (âhir) kurulacağını, sağduyunun bunu gerektirdiğini, sağduyu sahiplerini dile getirerek şöyle açıklar: “ Sağduyu sahipleri (ashâbu’l-a’râf) simalarından tanıdıkları bir takım adamlara diyecekler ki: ‘Ne zenginliğiniz, ne kuru kalabalıklarız, ne de büyüklük taslayıp durmanız işe yaramadı. Allah bunların yüzüne bile bakmaz (rahmet etmez) diye yemin ettiğiniz (yoksullar) bunlar mıydı?’ Girin cennete! Onlar için korku yoktur, kaygı da duymayacaklardır.” (A’raf; 7/48-49).

Burada “Ashabu’l-A’raf”ı insanlığın sağduyusu olarak okuyoruz. Sağduyu şunu söyler: İnsanlardan bir kısmının aç ve açıkta kalması, yoksun ve yoksul bırakılması, güven, saygı ve onurdan yoksun bir şekilde korku ve kaygı içinde yaşaması, buna karşın diğer bir kısmının mal yığması, tekebbür içinde şımarması zulümdür… İşte cennet (doğal, özgür toplum) bu zalim ayrımın, korkunun (havf) ve kaygının (huzn) ortadan kalktığı yerdir. Bunun için deniyor ki: Sağduyu sahipleriyle birlikte girin cennete…

İKİ: “Firavun ve adamlarının şerrinden korktukları için, önceleri Musa’ya halkının bir kısım (gençlerinden) başka iman eden olmadı. Çünkü Firavun, yeryüzünde gücü ele geçirmiş acımasız bir despottu.” (Yunus; 10/83).

Yani: Ya tutuklanırsam? Ya hapse atarlarsa? “Erzurum’da çevirdiler yolumu/

Beş on polis bağladılar kolumu” korkusunun panzehiri, Firavun örneğinde görüldüğü gibi, ülkede/yeryüzünde gücü ele geçirmiş “korku imparatorluğunun” sona erdirilmesidir. Despot, tiran ve diktatörlüklerin alaşağı edilmesidir.

Öyle ki bu diktatörlükler sürekli olarak korku yayarlar: “Firavun ‘bırakın beni öldüreyim Musa’yı da Rabbine dua etsin (de kurtarsın onu). Çünkü dininizi/devletinizi değiştirmesinden veya ayaklanma çıkararak ülkede karışıklık (fesat) çıkarmasından korkuyorum’ dedi.” (Mu’min; 40/26).

Görüldüğü gibi böylesi ülkelerde, ülkeyi yöneten diktatörün/diktatörlüğün korkularıdır. Bir korku kumkumasına girmişlerdir. Halk da diktatörlüğün korkularından korkmakta ve ancak bir kısmı (cesaret sahibi gençler vs.) bu korkuya teslim olmamaktadır.

Böylesi korku imparatorluklarında, İbn Haldun’un tabiriyle halkın “tesirli metaneti” kırılır. Çinli bilge Laotse’nin dediği gibi de “Baskıcı ülkelerin halkı kaypak ve ikiyüzlü olur.” Bu durumda diktatörün korkak olması da tabiîdir.

İşte böylece “korku” bir ülkeyi teslim alır. Akılları ve dimağları işletmez, gözleri görmez, kulakları duymaz hale getirir. Bundan çıkmanın yolu korkunun yeşermediği, kaygının da bitmediği bir düzen kurmaktır. Onun için cennette (doğal dünya, özgür toplum) korku (havf) yoktur, kaygı (huzn) de olmayacaktır…

ÜÇ: ‘Rabbimiz Allah’ deyip, doğruluk ve dürüstlük yolunda yürüyenler için korku yoktur, kaygı da duymayacaklardır.” (Ahkâf; 13).

Yani: Ya ölürsem? Mezarın ötesinde ne var? “Ben kimim ve bu hal neyin nesi?” korku ve kaygısının panzehiri Allah’a ve ahirete iman ile erdemli ve dürüstçe yaşanmış bir hayattan (amel-i sâlih) başkası değildir. Böyle bir insan ölümden neden korksun? Mezardan sonra ne olacağından neden endişe etsin? Dünyanın saçma, hayatın anlamsız olduğu nihilizmine neden kapılsın? Dürüstçe bir hayat sürdükten sonra ona kim ne yapabilir? Gizli günahları olmayan birisinden daha güçlü kim olabilir? İnsanı esir alan asıl kendi günahları değil midir? Ortaya çıkacağından korkmadığın bir “şantaj kasedin” yoksa senden daha cesur kim olabilir? “Ya yalan, iftira?” denirse onun mumu yatsıya kadar yanar. “Ya haset, çekememezlik?” denirse o da sahibini ateşin odunu bitirdiği gibi yer bitirir, sana hiçbir şey olmaz.

İnsanı ontolojik yalnızlık korkusundan kurtaran “Allah’a iman” nasıl bir şeydir? Bu bir teoloji mi, yoksa yaşayan, canlı bir tecrübe mi? “Hiç kimse iki efendiye kulluk edemez. Ya Allah’a tapacaksınız, ya da (para tanrısı) Mamon’a” diyen İsa acaba ne demek istiyor?

İman, emniyet, güven kökünden gelir. Bir şeye inanmak ona güvenmek, itimad etmek demektir. Düşünün… Hayatta Allah’a mı yoksa paraya mı daha çok güveniyorsunuz? Hangisi size güven veriyor? Hangisinin adını duyunca yüzünüz gülüyor, içinize güven doluyor?

“Peşin parayı duyunca nasıl da gülüyor” veya “Parayı sevmem ama stresimi alıyor” sözünden de anlaşılacağı gibi aslında biz Allah’a inanmıyoruz, imansız yaşıyoruz. Çünkü imanın yarısı risktir; dış dünyada “nesne” olmayan bir şeye inandığımızı söylemekteyiz.

Soru şu: “Yarın ne yiyeceğim” diye sorulduğunda “Şu parayı al, sana bir ay yeter, korkma” diyen birisi mi, yoksa “Allah var, korkma” diyen birisi mi size daha çok güven veriyor? Aslında neye iman ettiğimizin belli olması için, zorlayıcı bir içkinlikle iki şıktan sadece birini işaretleyin…

Ne oldu? Zorlanıyorsunuz değil mi? Evet, iman öyle bir şey işte.

“Allah var, korkma” demek, aslında ‘hayat var, toplum var, tabiat var, toprak, su, hava, ateş, rızık ve rızık kaynakları var, kardeşlerim var, bunlar daha büyük, kalıcı, sıcak, güvenmeye ve dayanmaya daha layık…’ demektir. İşte böyle bir toplumda (cemaat/comun) yaşayan için korku (havf) yoktur, kaygı (huzn) da olmayacaktır.

Korku ve kaygı dolu zihin, bunlara inanmayan zihindir. Çünkü paradan başka kimseye güvenmemekte, olmayınca fakir kalmaktan, olunca fakir düşmekten ödü kopmaktadır. Her daim korkarak yaşamaktadır. Korkularının esiri olmuş, kaygıları onu teslim almıştır.

***

Üç kadim korkunun (ekonomik, politik, ontolojik) pençesinde kıvranan insanoğlu…

Bu korkular sebebiyle sömürücü sistemlere, despotik idarelere teslim olan ve hiçciliğin çukurunda debelenen insanoğlu…

Şimdi, böyle bir insan özgür müdür?

Neydi özgürlük?

Korkularını fethetmek, kaygılarından kurtulmak…

Korkunun üremediği, kaygının türemediği bir dünya kurmak…

Korku imparatorluklarına, kaygı saltanatlarına son vermek…

Ya sonra?

Sonra mı?

Asıl iş ondan sonra başlıyor.

Paylaş:

18 Comments

  • serkan Posted 13 Nisan 2010 19:37

    eyvallah hocam yüreğine sağlık…

  • fırat kara Posted 14 Nisan 2010 09:34

    harikasınız.Allah razı olsun.siz çok az kalan gerçek muminlerden birisiniz.sizi seviyoruz

  • ibrahim pinar Posted 14 Nisan 2010 19:41

    Enfes yazmissiniz,yureginize saglik.Sihhatiniz daim olsun,ALLAH muinin olsun.Yolun acik olsun. Tesekkurler.

  • yavuz soysal Posted 15 Nisan 2010 15:41

    hoca putları devirmeye,kafaları tedaviye devam ediyor.Allah nedir,islam nedir,kuran nedir,cin ,melek,şeytan hepsini ve tabi daha önemlisi eşitlik ve adalet üzerine bir düzenin nasıl kurulacağının berrak kavramlarını ondan öğreniyoruz.<br>Bizim Ali Şeriatimiz,aynı berraklık,aynı namus…ikisinde de kavramlar bir şelale gibi akıyor:dinamik,net,çoşkulu…

  • Fatih Demir- Posted 15 Nisan 2010 19:42

    Korkularımın içinde yüzen aciz birisi olmak. işte ben burda çizilen adam oluyorum başka bir şey değil.

  • Elif Posted 16 Nisan 2010 07:44

    Allah razı olsun İhsan bey. Her yazınız ayrı bir güzellik, ayrı bir cesaret ve azim veriyor gönüllerimize.

  • Elif Posted 16 Nisan 2010 07:48

    Fatih Kardeş, zaman zaman hepimiz o korkuları yaşıyoruz,çünkü infak toplumu içinde değiliz. Ağır aksak da olsa yürüyen sosyal devlet imiz de yok artık. Sistem bu derece bozulmuşken, evladımızın bir sağlık problemi olsa nasıl çözeceğimiz dahi belli değilken elbette korkularımız olacak. Umutsuzluk yok, her daim toparlanıp yenilenmek ve ümitvar olmak gerek.<br>Allah salatı salihatı yaşayan bir

  • m.ali Posted 16 Nisan 2010 10:56

    korkularını fetheden kaygılarından kurtulan özgür müslümamlar..<br>onlardan olabilirsem ne mutlu bana..

  • MEHMET Posted 16 Nisan 2010 12:23

    Allah var, korkma” demek, aslında ‘hayat var, toplum var, tabiat var, toprak, su, hava, ateş, rızık ve rızık kaynakları var, kardeşlerim var, bunlar daha büyük, kalıcı, sıcak, güvenmeye ve dayanmaya daha layık…’ demektir. İSE, <br> Allahtan korkmak, yukarıda sayılanlardan korkmayı gerektirmez mi?

  • Mehmet Salih ÖZALP Posted 16 Nisan 2010 14:19

    İhsan hocam sizleri çoktan beri takip ediyorum. Her yazdığınız yazıyı sanki yeni bir hayat veriyor bana. Sanki hergün farklı bir bakış kazandırıyor. Şu hayatta bir Ali Şeriatiy,i, Fazlur rahmanı okumak ve yaşayan Kuran&#39;ı dinlemek istiyorsanız işte sizlere İhsan hoca diyorum. Bu benim şahsi görüşümdür yani bir iddia değildir. Çünkü salt entelektüel bir çabadan çok hayatın içindensesleniyor

  • Nazlı Can Posted 18 Nisan 2010 22:31

    Çok aydınlatıcı bir yazı olmuş Allah Razı Olsun ….

  • A.Abidin Posted 21 Nisan 2010 03:17

    Öncelikle çok sağlam bir makale,gerçekten çalışmalarınızın devamını diliyorum ve tebrik ediyorum hocam sizi.Genel olarak yazılanlardan hep anladığım zülme alet olmamak ve kelimenin tam anlamıyla her anlamıyla savaşmak.Zaten hayata öyle yanlış dogmatik bilgilerle başlıyoruz ki en önemlisi de ilahi boyutun(aslında en öte manada bir ayrımda yok bence dünyevi diye) yanlış öğretilmesi oluyor,bir iki

  • rahmi çelik Posted 21 Nisan 2010 20:53

    musa peygamber firavundan korktuda Allahtan özel kuvvet alınca işine öyle başladı ona ve onun Allahına inanan büyücüler ise bu firavundan hiç korkmadılar. ve onlar kazandılar ve hazreti muhammette korkmadı zalimlerden oda savştı onlara karşı oda kazandı.<br><br>Atatürkte enpeyalizime bu zulme karşı onlar gibi savaştı oda korkmadı oda kazandı milletiyle birlikte.<br><br>ve istiklal marşımızda

    • Anonim Posted 26 Aralık 2014 08:46

      Kamal Atatürk u iyi okumanızı tavsiye ederim islami değerler acisindan

  • ERDAL ERGENÇ Posted 22 Nisan 2010 09:19

    teşekkür ederim hocam. keşke yürümeye başlarken bu korkularımızı yenmiş olsaydık değil mi?

  • ERDAL ERGENÇ Posted 22 Nisan 2010 09:37

    öyle ki bu üç korkudan üçüncüsü çok korkutmasa da ilk iki korku her nedense gün geçtikçe içimizde daha da büyümekte ve yazınızda belirttiğiniz gibi artık yaşamın anlamını yitirdiği bir noktaya getirmekte bizi. oysa biz hep emekledik. ayaklandığımızda yürüyoruz sanrıları ile bir &quot;şey&quot; zannettik kendimizi. bacaklarımızın üzerine doğrulduğumuz da korkularımız bizden önce hedefini bilmeyen

  • halil gümüştekin Posted 4 Haziran 2010 15:49

    ihsan hoca yüreğine saglık şimdiye kadar duymak istediğim ama duyamadıgımsöylemek isteyip söyleyemediğim bir takım şeyleri çok güzel kaleme almiışsınız ilk iki korkuyu insanlar çaresi tükenipte çıkar yolu kalmayınca umursamazlar belki ama üçüncü korku benim anama 70 inden sonra yani artık ölüm korkusunu hissetmeye başlayan ölümdeen sonra benim halin nice olur diyen anam arapça kuran okumasına ve

  • YILMAZ Posted 2 Kasım 2015 17:13

    İnançlar da aslında insanların korkularıdır İnsanlık hep bilinmeyenlerden ürkmüş korkmuştur.. Bir zamanlar YILDIRIMA, GÖK GÜRÜLTÜSÜNE AFETLERE tapmışlar ve onları ilahlaştırmışlar gazabından korunmak içinde kendi yöntemleriyle ibadet etmişler kurban kesmişler ve aman dilemişlerdir.Bu gün de Yaradandan korkuyoruz, ölümden sonrasından korkuyoruz,Şimşek çaksa, gök gürlese hemen dua etmeye başlıyoruz (kendi evimde de oluyor) Netice de bana öyle geliyor ki İNANDIĞIMIZDAN ÇOK KORKTUĞUMUZ İÇİN BİLMEDİĞİMİZ GÜÇLERE,KAFAMIZDA Kİ ÇÖZEMEDİĞİMİZ BİLİNMEYENLERDEN KORKUYORUZ VE ONU DA İNSANLIK DİNLEŞTİRİYOR.

Add Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked *

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.