Kapitalizme karşı oruç
Söyleşi/İngilizceye çeviri: Ayten Turan/ encompassingcrescent.com
Posted on September 20, 2012 by fatih


Semavi Dinler” tanımlamasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Yaradan tüm peygamberleri görevlendirdiğine göre, her peygamber bir önceki açısından dini reforme etmek için mi gelmiştir? Yaradan tektir, dini de tektir ve peygamber görevlendirmelerini “süreklilik” oluşturulması olarak okuyabilir miyiz? Sürecin devamı olarak okunabilir mi?
Semavi dinler, semavi olmayan dinler ayırımı bazı dinler tarihçileri tarafından yapılmış bir ayırım, benim çok katıldığım bir ayırım değil. Benim görüşüme göre dinlerin vicdani birliği söz konusudur. Yani bütün dinler aynı vicdani tepkiyle ortaya çıkar. Bütün dinler aslında insanların vicdanından çıkar ama daha sonra çeşitli şekillerde bozulur, onları düzeltmek için yenileri ortaya çıkar. Dinleri, semavi olan-olmayan şeklinde değil, hak olan dinler, batıl olan dinler olarak ayırmak gerekir. Çünkü hak adalet, sevgi, merhamet gibi kavramlar tüm insanlığa aittir ve evrenseldir. Bunlar herhangi bir dinin tekelinde olmadığı gibi herhangi bir ideolojinin de tekelinde değildir. İnsanların yaratılışlarıyla alakalıdır. Bunları talep edenler arasında hangisi sahici ve samimi ise o, insanlıkta  tutulur ve yayılır.

Bir müddet sonra insanlar bunların istismar edildiğini görür ve söz konusu dini veya ideolojiyi terk eder. Yeni nesiller gelir ve kim adaleti, sevgiyi, merhameti, dürüstlüğü daha içtenlikle ve sahici savunuyor ve pratiğe aktarıyorsa, kim ikiyüzlü değilse , inanarak talep ediyorsa, insanlar onu benimser. Bir müddet sonra onlar da kurumsallaşır, kurumsallaşınca iş statükoya dönüşür, bütün dinlerin başına gelen budur. Yahudilik de Hıristiyanlık da, Müslümanlık da bir dönem bunları talep etmiş ve insanlık da hızla yayılmıştı, sonra bunların yerine statükolar kuruldu. Kurumsal kilise, kurumsal sinagog, kurumsal cami oluşunca insanlar da bunlardan yavaş yavaş uzaklaştı ve bunlar eski çağların dinleri olarak kaldılar. Modern zamanlarda insanlar da bu değerleri din dışı yollarda aramaya başladılar, yani illa bir dini talep olarak değil de din dışı yollardan ama aynı şeyleri talep ettiler. Özlem olarak aynı şeyi söylediler; Allah’ı, Peygamber’i referans olarak almadılar ama daha yalın, felsefi olarak bu kavramları yine talep ettiler. İnsanlıktaki bu akış, arayış, birbiri ardına geliş bitmiyor. Bu açıdan bakıldığında, ben adaleti, eşitliği, özgürlüğü, sevgiyi, merhameti, doğruluğu, dürüstlüğü esas alırım. Esas amaç budur, dinlerin bütün amacı da budur, kim bunu talep ediyorsa bir öncekinin devamı olarak görüyorum.

Kendinizi “anti kapitalist Müslüman” olarak tanımlıyorsunuz, 21.yy da hangi isme yakın olduğunuzu düşünüyorsunuz? Yada sizin tanımlamanızla örtüşen dünyadan başka isimler var mı? Kesişme ve ayrışma noktalarınız nelerdir?
Kuran’da inananların ezeli ve ebedi isminin İbrahim’den bu yana Müslüman olduğu söylenir. Allah bize Müslüman ismini vermiştir. Müslüman, barışı isteyen demektir. Dünyada kan dökmek, savaş çıkarmak, yıkıcı rekabet olmasın, insanlar barış ve sulh ile doğayla uyum içinde yaşasınlar. Ben kurumsal Müslümanlıktan bahsetmiyorum, Kuran’da anlatılan Müslümanlıktan söz ediyorum. Tarikatlerden bahsetmiyorum bunlar kurumsal Müslümanlar. Ben, “doğal İslam’dan” “doğal dinden”  bahsediyorum, herhangi bir cemaat oluşturmamış, kurumsallaşmamış, Ankebut’a dönüşmemiş, ilk peygamberin dönemindeki saf halinden söz ediyorum. Bunun için de, Kuran’da inananların ezeli ve ebedi ismi Müslüman; geçmişte, bugünde ve gelecekte. Anti kapitalist nitelemesi ise biraz konjenktürel oluyor, bu çağda dünyaya egemen olan sistem bu olduğu için ona karşı oluşu ifade ediyor.
Ali Şeriati? İran da batı karşıtı, Ali Şeriati İran’da pek de popüler değil, ama Türkiye’de oldukça popüler? Mısır’da hasan Hanefi örneğin oldukça popüler…
Tabi, Ali Şeriati’ye yakınız, Hasan Hanefi, Muhammed Abid Cabiri Fas’da, Türkiye’de de ortak düşünceyi paylaştığımız arkadaşlar var. Bizim anlattığımız din, biraz geleneksel dinden farklı, insanlar sizin anlattığınız din farklı diyorlar, olabilir bu benim görüşüm. İslam’ın gelenekle karışmışlığı söz konusu, sadece Türkiye’de değil, bütün dünyada böyle. Ben Tevrat da okuyorum, Tevrat da Allah’ın kitabıdır. İncil de Allah’ın kitabıdır, Kuran da Allah’ın kitabıdır, bunların hepsini beraber okuyorum zaten. Yani Kuran’da diyor ki, Tevrat’a inananlar Tevrat’da geçen gibi hareket etsinler, İncil’e inananlar İncil’de geçen gibi hareket etsinler. Tevrat’da Yeşea’nın bölümü var mesela onu ben çok severim, özellikle Ramazan’da da çokça okuyorum, İncil’de yine Zeytin Dağı vaazı var İsa’nın, çok okuduğum yerlerdir. Ben tabi seçerek okuyorum, adalete, eşitliğe, özgürlüğe, mazluma, ezilenlere kim yakınsa, sevgiden, dürüstlükten, merhametten, doğruluktan nerede daha fazla söz ediliyorsa, hepsinin altını çiziyorum, işte Allah’ın sözleri bunlardır diyorum. İlla Tevrat’da, İncl’de, Kuran’da geçmesi de gerekmiyor. Ali Şeriati, daha sosyalist eğilimli, İran’da 1979 Devriminde Mutahhari vardı, Ayetullah Mutahari’yi Furkan örgütü suikastte öldürdü, onlar bir bildiri yayınladılar, bu bildirde Ali Şeriati’nin adı geçiyordu. “İslam ruhbanlara savaşı açmıştır, İslam’da ruhbanlık yoktur” diye bir ifade geçiyordu bildiride. Bir devrim yapılıyor ama bu devrim ruhbanlık sınıfı üretmeye başlıyor, Ali Şeriati de ruhbanlığa savaş açılmasını istemiştir. Mutahari’yi mollalığın simgesi olarak gördüğümüz için öldürdük dediler. Ali Şeriati’nin ismi orada geçince, devrimden sonra kurulan yeni yönetim Şeriati’nin ismini çizdi, o günden sonra İran’da pek itibar görmedi. Türkiye’de hala gündemde olmasının sebebi, Ali Şeriati, daha gençlere hitap ediyor. Türkiye’de İslami kesime Şeriati değişik ve ilginç geliyor, din öğrenmek isteyenler, sağda solda gördükleri din uygulamalarından bezenler, tabiri caiz ise onun eserlerine sığınıyorlar, onu bir liman gibi görüyorlar. Aydın bir kişi, batıyı biliyor, doğuyu biliyor, Kuran’ı biliyor, batı felsefelerini biliyor, dolayısıyla bağnaz olmayan bir insan ve ilgi uyandırıyor.
Sanırım 1977 de Müslüman gençler, solcu gençlere saldırmışlardı yakın tarihimizde Amerikan Filosu’nu protesto sırasında, şimdi, 1 mayıs’ı kutladınız, ne değişti o günden günümüze?
Dünyada hem Müslüman hem de sosyal adalet yönü daha baskın, ezilenden yana, adaletten yana olan anlayış İran’da çok yaygın, Ali Şeriati, Halkın Mücahitleri örgütü var mesela ideolojik kökleri Müslüman Marksisttir, ikisi de aynı kökten gelir. Mısır’da da Cemal Abdul Nasır’dan bu yana böyle gelir, Hasan Hanefi aynı şekilde, Baascılık da bu köktendir fakat aynı Stalinizm gibi, işi diktatörlüğe dönüştürmüştür. Bu fikirler diktatörlüğü dönüşünce bu topraklarda, yani Araplar’da, İranlılar’da, bizde, ister Müslümanlık olsun, ister sosyalizm olsun, ister Kemalizm olsun sonunda bir diktatör çıkarıyor, yani bu topraklarda bol bol diktatör çıkıyor. Müslüman sosyalist, Baas böyle bir şeydir, Arap dünyasında, İran’da daha yaygındır ama, Türkiye’de enteresan bir şekilde tam tersi Türkiye müslümanlarının çoğunluğu muhafazakar sağcıdır. Soldan ve sosyalizmden nefret ederler, hiç yanaşmazlar, çünkü Türkiye üzerine özel olarak çalışılmıştır, bu sadece masum bir açıklama olarak kalamaz. Yani “ Ne yapalım Türkiye’ de diğerlerinden  daha az işte” ama niye? Çünkü “yeşil kuşağın birinci ülkesidir Türkiye”. CIA ajanları Sovyetler Birliği’ne karşı “yeşil kuşak” oluşturdular. Amerika’dan baktığınız zaman dünya “soğuk savaş” yıllarında nasıl görünüyordu? Dünyada bir kuzey taraf var bir de güney taraf var, bütün kuzey sosyalist, Sovyetler Birliği’nden tutun da, doğu bloğundan Çin’e kadar, bütün kuzey sosyalist, bütün güney de Müslüman, o zaman ne yapmak lazım, adamın gözünde dünya ikiye bölünmüş vaziyette tam bunun ortasına bir “yeşil kuşak” yerleştirmiş, iki dünyayı birbirine düşman etmiş: Kuzeyle güneyin birbirine düşman olması lazım, aksi halde Amerika karşısında dünya birleşmiş oluyor, tek dünya oluyor. Bu dünyayı parçalamak için kuzeydeki sosyalist dünya ile güneydeki Müslüman dünyayı biri birine düşman etme, bir daha bir araya gelememe, aralarına kan davası sokma, hem ideolojik olarak hem felsefi olarak hem bölgesel olarak hem siyasi olarak hem askeri olarak birbirine düşman etme projesini özellikle uyguladılar. Bu durumdan en çok etkilenen ülke de Türkiye idi. 70’li yıllarda bunu gerçekleştirdiler. Komünizmle Mücadele Dernekleri kurdular, o derneklerde bir çok insan yetiştirdiler, askeri olarak Türkiye’yi NATO’ya aldılar, toplumsal olarak Komünizmle Mücadele Dernekleri türünden bir sürü gençlik ocakları oluşturdular ve buralarda bir anti-komünist gençlik oluşturdular. Bizim muhafazakar dindar kesimin tamamı bu kuşaktan geliyor, şu anda Türkiye’yi yönetenler de oradan geliyor, Milli Görüş de oradan geliyor. Tüm dini kesimler bu tezgahtan geçmiştir, benim görüşüme göre, istisnasız.
Milli Görüş söyleminde, kendi para brimimizi oluştururuz, ekonomimizi oluştururuz vb. ifadeler yok mu? AK Parti açısından bakıldığında şu anda nasıl değerlendiriyorsunuz durumu? Ne değişti?
“Ne sağdayız ne solda hak yoldayız, hak yolda” Milli Görüşün söylemi ama sonunda hepsi sağcı oldu. Ben de Milli Görüşten geliyorum. Gidişatın yanlış olduğunu gördük, biz bir tezgaha gelmişiz, İslamcı kesimler, Milli Görüşün içindekiler, Fettullahcısından Süleymancısına, bütün dini kesimlerin, Amerika’nın desteği ile anti komünistleştirildiğini fark ettim. Bu kulvarı değiştirmek lazım, bu deli gömleğini üzerimizden yırtıp atmamız lazım dedim ve tam tersi anti-kapitalist söylemlere yönelmeye başladım. Bunlar 28 Şubat’da ortaya çıktı, özellikle AKP iktidarıyla birlikte netleşmeye başladı, yoksa ben zihniyet olarak baştan beri anti-kapitalistimdir. Daha sosyal adalete yakın din anlayışını savunurum.  Mesela 1992’de çıkan ikinci kitabımın ismi “Devrimci İslam”, 20 sene olmuş, 20 sene önce de düşüncelerim bu noktadaydı ama kendimizi ifade ortamı bulamıyorduk, bu kadar büyük bir güçle İslami kesimden gelenler iktidara gelebilmiş değildi. Yıllarca Anadolu’da kasabalarda, şehirlerde, sessiz sedasız kimse bize mikrofon uzatmadan çalıştık, daha yeni yen insanlar bir şeyler soruyor, ne diyorsun diyor. Dolayısı ile burada bir kulvar değişikliği olmuş oluyor. Dünyada, İran’da, Arap dünyasında 1 Mayıs’ı kutlayan başka örnekler var, Türkiye’de bizim yaptığımız biraz tuhaf geldi insanlara, yaptığımız da çok sembolik bir şeydi.  Fatih camiinde cenaze namazı kıldırdım, ölen işçiler, emekçiler için. Kimsesi olmayanlar için. Sonra camiden çıkıp 1 Mayıs için Taksim’e kadar yürüdük, kortej oluşturdu gençler, ben de onları destekledim. İlk çıktığımızda camiden 400 kişi vardı, Unkapanı’ na geldiğimizde 600 kişi oldu, Taksim alanına girerken de 1100 kişiyi bulmuştuk. Bu haliyle camiden çıkıp 1 Mayıs’a gitmek ilk defa oluyor bu nedenle çok büyük ilgi uyandırdı. Ben bu tür eylemlerin olması gerektiğini düşünüyorum. 1 Mayıs alanı diye gitmiyorum ki, orada İşçiler, emekçiler toplanıyor, emeğin bayramı olarak kutlanıyor. Bir de şöyle bir sembolik değeri de vardı, ben oradaki konuşmamda söyledim, yıllar önce 1969’larda Türkiye’de Amerikan 6. Filosu gelmişti, Deniz Gezmiş ve arkadaşları, o zamanki sol guruplar Beyazıt’da bunu protesto edeceklerdi, fakat 6. Filoyu protesto edenleri protesto etmek için de, onları taşlamak için de yine bu camide, Fatih camisinde, Sultan Ahmet camisinde o zamanki dinci muhafazakar gruplar Deniz Gezmiş ve arkdaşlarına saldırmışlardı. Biz de 1 Mayıs’da bu durumu reddi miras ettik, yani bize devreden bu utanç dolu mirası red ediyoruz dedik. Deniz Gezmişler’in isyanlarını sahipleniyorum, illa Müslüman olması da gerekmiyor, Latin Amerika’da da Che isyan etmiş, peygamberler de isyan etmiş yani haksızlığa karşı kim isyan ediyorsa, bizim onun yanında yer almamız gerekir, peygamberlerin öğretisi zaten budur. Ama bu isyanın sonucunda kendisi de iktidara gelir, bu sefer de döner isyanları bastırmanın aracı haline gelirse, kendisi bir statüko üretirse, bizatihi haksızlığın ve zulmün kaynağına dönüşürse, bu sefer ona da isyan edilir. 
M.İkbal’in “İslam’da dini düşüncenin, yeniden inşasına şiddetle ihtiyaç vardır” söyleminden hareketle, “ din ve ibadet anlayışı yeniden yapılandırılmalıdır” diyorsunuz, açar mısınız?
Üç dinden üç örnek vereyim, bu üç örnek de din ve ibadet anlayışının nereden nereye dönüştüğünü çok güzel açıklar. Birincisi Hıristiyanlık’daki “komünyon ayini.” Hristiyanlar kiliseye gidiyorlar, ekmek ve şaraptan birer parça alıyorlar ve İsa ile bütünleşmiş oluyorlar. Ekmek, şarap, komünyon ayini nedir? Bu ilk çıktığında ne idi sonra neye dönüştü? İlk çıktığında, gerçek hayat dininin bir talebi olarak ortaya çıkıyor, daha sonra bir kilisede ayine dönüşüyor, din oluyor yani. Neydi? İsa Havarileri ile beraber yani arkadaşlarıyla beraber ekmeği ve suyu komün halinde, yani cemaat halinde paylaşarak bölüşerek yer ve içerdi. Hz. İsa, işte onlara Agape yemeği denir Hıristiyanlıkta ortak yenilen yemek demektir, bireysel yemek yoktur, ortaklaşa yemek yerler, toplumcu, komüncü bir yaşamı savunurlar, biz buna cemaat diyoruz. Cemaat kelimesi ile komün kelimesi aynı kökten, eski Fenike dilinden geliyor. Comunation, cuma cemaat berabercilik, hep beraber olmak… Şimdi İsa da ekmeği ve suyu akşam yemeklerinde Havarileri ile beraber yerdi, en son bir akşam yemeğinde beraberlerken Roma askerleri bastı ve tutuklanıp çarmıha gerildi. İsa’nın yapmış olduğu bu davranış kilisede bir ayine dönüştü. Ekmek o küçük ekmek oldu, su da şarap oldu. Şimdi Hıristiyan geliyor kiliseye ayin yapıyor son akşam yemeğinin hatırasına ekmekten bir parça alıyor, şaraptan da bir parça içiyor, ruhen İsa ile bütünleşmiş oluyor. Oysa ne yapması gerekir? İsa’nın yaptığını yapması gerekir, yani ekmeğini ve aşını kiliseye gelenlerle bölüşmesi gerekir, sen geliyorsun kilisede ayin yapıyorsun, kiliseden çıkıyorsun, zengin jeep’ine binip gidiyor yoksul da evine nasıl ekmek götürecek onu düşünüyor. Ne oldu şimdi? İsa’nın yaptığını yapmadınız ki, yani İsa’nın yaptığını yapmak istiyorsanız ekmeğinizi, aşınızı ve suyunuzu yoksullarla, kimsesizlerle bölüşmeniz lazım, onu ayine dönüştürerek, devamlı ritüel olarak tekrar ederek İsa’nın yolunu sürdürmüş olmuyorsunuz… İkinci örnek de Müslümanlıktan; Camilerde mesela tespih çekme vardır, Peygamber’in camisi salat merkezidir, salat aslında demek yardımlaşma ve dayanışma demektir. Peygember namazdan sonra yüzünü cemaate döner “bir derdi olan var mı?” diye sorar, her namazda bu sürekli olarak tekrar edilir. Biri derki param yok, öbürü der ki ekmeğim yok suyum yok, olan olmayana verir ve caminin içersinde kaynaşma bölüşme olur. Cami tapınma yeri değildir, kaynaşma, paylaşma, bölüşme yeridir, bu bir müddet devam eder. Emeviler dönemine gelince, camilerde Peygamber’in sünnetine uygun olarak imam dönüp cemaate sorduğu zaman şikayetler olmaya başlar. Emevi camilerinde şikayetler olmaya başlayınca cemaati susturmak isterler. Camide karışıklıklar meydana gelmeye başladı, herkes bir kafadan konuşuyor, camiye düzen getirmemiz lazım derler ve cami cemaatini susturmak için tespih çekmeyi getirirler. Derler ki, bu tespih imamla beraber çekeceğiz, imam döndüğü zaman peygamber gibi  “derdi olan var mı?” diye sormayacak, suphanallah diyecek, herkes tespih çekecek, elhamdülillah diyecek herkes tespih çekecek, hala böyledir. Camilerde konuşma yoktur, din ve ibadet anlayışı tamamen ayine dönüşmüştür. Halbuki, orada bir derdi olan var mı sorulup, caminin etrafının bir sivil toplum örgütü gibi örgütlenilmesi gerekir. Bütün o bölgedeki yoksullardan, kimsesizlerden, garibanlardan, evine ekmek götüremeyenlerden cami cemaati sorumludur. İki tane müezzin ve imamın değil sadece, en az 100 tane gencin görev alması gerekir, o zaman ne derneklere ne de başka bir şeye gerek kalmaz. Türkiye’de sonu yardımlaşma ve dayanışma diye biten 27  bin dernek var, diğer taraftan 110.bin cami ve mescid var. Benim görüşüme göre camilerin adını değiştirmek lazım “ salatgah” yapmak lazım. Salatgah, yardımlaşma ve dayanışma yapılan yer demek. Eğer bu salatı dikey olarak yaparsan namaz anlamına geliyor, yatay olarak yaparsan yardımlaşma ve dayanışma anlamına geliyor. Bak, cami de kiliseye benzemiş… Bir örnek de Havradan;  Yahudiler için, Yahudilik’de Cumartesi yasağı vardır. Cumartesi yasağı aslında Hz. Musa tarafından getirilmiş “mülkiyet edinmeme günü” demekti. Yani paylaşma günü demekti. 6 gün kazandığını 7. gün yani cumartesi günü, getirir dağıtırsın herkese. O gün paylaşman gerek, herhangi bir şey kazanmaman gerek. 6 gün çalıştığının, ihtiyacın kadarını alıp, geri kalanını, ihtiyaçtan fazla ne varsa tıpkı İsa zamanında kiliseye getirilip dağıtılacağı gibi, müslümanlıkta camiye getirilip dağıtılacağı gibi, Yahudlikte de aynı şekilde dağıtman gerekir. İsa’nın, Musa’nın ve Hz. Muhammed’in yaptığı şeyler hep aynıdır, ben üçüne de inanırım, üçü de Allah’ın peygamberidir, üçü de aynı şeyi söylemiştir. Birinin üzerine Yahudilik, öbürünün üzerine Hıristiyanlık, diğerinin üzerine de Müslümanlık diye “kurumsal din” üretilmiş. Dondurulmuş, tapınak dini haline dönüştürülmüş, özü üçünün de aynı. Dolayısıyla din ve ibadet anlayışının, “gerçek hayat” dinine kaydırılması gerekiyor. Mesela, en büyük dini suçlar nelerdir? Müslümanlara sorsan namaz kılmazsan, abdest almazsan, hacca gitmezsen dini suç işlemiş olursun. Hıristiyanlara sorarsan kiliseye gitmezsen, İsa’yı tasdik etmezsen, Yahudiler’ de ağlama duvarına gitmezsen günah. Halbuki bütün bunlar kurumsal dinlerin ritüelleridir. Bunlar büyük dini suçlar değildir. Büyük dini suç şudur; adaletsizlik yaparsa, zulüm ederse, yalan söylerse, doğruluk dürüstlük, sevgi, merhamet, paylaşım olmadığı zaman büyük bir dini suç aynı zamanda insanı suçtan söz edilebilir. Dolayısıyla biz dini ne yapmış oluyoruz, insani temel değerler üzerine oturtmuş oluyoruz, diğerleri ne olmuş oluyor, o dine inananların kendilerine mahsus dini ritüelleri olmuş oluyor. Biri kiliseden aldığı esinle, diğeri havradan aldığı esinle, diğeri de camiden aldığı esinle, adaleti, doğruluğu, dürüstlüğü yaşatmak istiyor. Doğal din Allah’ın tek dini bu, bunlara aykırı hareket ettiğinde Allah’a aykırı hareket etmiş olursun, bunlara teslim olursan Allah’a teslim olmuş olursun, diğerleri kilise, cami, havra kuralları. Ben dinleri birer okul olarak görüyorum, yani insanlığın temel değerlerini yaşatmak için açılmış okullardır dinler. Kim daha iyi öğrenci yetiştirirse, kim bu temel değerleri daha iyi benimsetirse, övülür, takdir görür, insanlıkta yaşar.
Kuran tefsircilerinin bir kısmını “ölü kuran anlatıcıları” olarak tanımlıyorsunuz, neden?
Kuran insana hitap eden bir kitaptır. Yani Kuran’ın anlam dünyası insanın anlam dünyasıyla sınırlıdır. Kuran’da mesela astronomi, metafizik, fizik, biyoloji gibi ilimleri aramanın bir anlamı yoktur. Kuran böyle bir kitap değil. Kuran insana hitap eden bir kitap. Bu ne demek? İnsana iki boyutlu hitap ettiği söylenebilir; bireysel olarak insanın psikolojik dünyasına hitap eder, toplumsal olarak da insanın sosyal dünyasına hitap eder. Dolayısıyla Kuran’dan insanın psikolojisini ve sosyolojisini çıkarabiliriz. Şöyle söyleyelim Kuran’ın konusu insanların psikolojik ve sosyolojik dünyasıdır. Ben Kuran’ı böyle algılıyorum, nerede bir ayetini görsem bu şekilde okuyorum. Adam Kuran’da şifre arıyor, Kuran’da biyolojinin bilgisini arıyor, gökbilimlerinin bilgisini arıyor, yok, bunların hiçbiri Kuran’da yok. Diğer kitaplarda da yok, İncil’de de bir kehanet olduğuna inanmıyorum. Hıristiyanlar’ da mesela kehanet bilgisi olarak kullanıyorlar. Bu kitaplar, Tevrat, İncil ve Kuran, yeryüzünde var olan Allah’ın kitapları, insanların psikolojik ve sosyolojik dünyasına hitap ederler. İnsan davranışlarını düzeltmeye yöneliktirler. İnsanları, adalete, doğruluğa, dürüstlüğe sevk etmek amacıyla gönderilmiştir, hepsi bu. Eğer, derinlik aranıyorsa bunu kitaplarda aramamak lazım. Allah’ın kendisinde derinlik vardır, göklerin bizatihi kendisinde derinlik vardır. Gökyüzünün bilgisini kitapta ne araştırıyorsun, astronot ol git aya çık araştır, fiziğin bilgisini, biyolojinin bilgisini, antropolojinin bilgisini kitaplarda değil doğada aramak gerekir. Bilim doğadadır, kitaplarda değil. Kuran’ın, Tevrat’ın, İncil’in amacı bilgi vermek değil; bilinç aşılamaktır.
“Ritüeller, dinin direği değil, gereğidir” cümlenizi nasıl okumalıyız? Her dini ritüel illa ki bir sosyal olaya mı işaret eder?
Ritüel tekrar edilen hareketler demek. İslam’da bir ibadet vardır, bir de nüsuk vardır. İbadet, iş ve değer üretmek, bir şeyi meydana çıkarmak demektir. Namaz kılmak, oruç tutmak, hacca gitmek bunlar ibadet değildir, nüsuktur. Asıl ibadet bunlardan sonra yaptığın şeydir. Mesela diyelim namaz kılarken ruku (eğilme) hareketi yapıyoruz. Aslında tiyatral bir hareket yapıyoruz, bu ne? Yani niye eğilip kalkıyorsun? Hayatta başkasının önünde eğilmemek için. Niçin burnunu yere sürtüyorsun, hayatta burnu havada yani kibirli olmamak  için… Kuran kendini yeterince tefsir ediyor zaten. Bir kavram nerede nasıl kullanılıyor bakmak lazım. Salat 130 yerde geçiyor, 120 yerde yardımlaşma dayanışma olarak geçiyor, 10 yerde namaz olarak kullanılıyor, rüku, secde olarak da kullanılıyor, bunlar aslında anlaşılmaz şeyler değil.
Yazılarınızdan birinde, “din insanoğlu için 4 boyutlu bir ilişkiler ağının tümünü ifade ediyor” diyorsunuz, açar mısınız?
Din sadece bir vicdan işi değil; vicdanla başlayan bir iştir. Sizin hayattaki kararlarınız, tercihlerinizdir. Sizin dininiz, takip ettiğiniz yolunuz, yaşam biçiminizdir. Nasıl yaşıyorsunuz, nasıl yiyor, içiyorsunuz, neyi değerli buluyorsunuz, gelecekte hangi yoldan yürümek istiyorsunuz, tüm bunlar sizin tercihleriniz oluyor. Bu hayata dair yapmış olduğunuz bütün tercihleriniz dininiz oluyor.
Bir diğer yazınızda, islamı, “bireysel kurtuluşcu” ve “terapik din” olarak değil, toplumsal kurtuluşcu, devrimci, sosyal bir din olarak ele alıyorsunuz. Sure ve ayetlere genel yaklaşımınızda ise, nerdeyse her ayeti bir sosyal olguya yada olaya referans oluşturacak şekilde yorumluyorsunuz, neden?
Çağdaş dünya diyor ki, din bir vicdan işidir, bu söz doğru fakat eksik, din vicdanla başlayan bir iştir, doğrusu bu. Siz zamanı Allah’ın zamanı ve bunlar da bizim zamanımız diye ikiye ayıramazsınız. Nasıl ayıracaksınız ki Allah’ın zamanları başladı, şimdi bizim zamanlarımız başladı, olur mu? Her zaman Allah’ın zamanıdır. Biz yatarken de, denize girerken de, çalışırken de, tuvalette de her yerde onun önündeyiz. İslam’da tevhit var zaten, bu dünya-öteki dünya, ruh-beden, yukarısı- aşağısı diye böyle bir ayırım söz konusu değil, tek bir hakikat var, bu hakikatin değişik yüzleri var. Hakikat iki tane değildir. Çağdaş dünyada, bir madde dünyası var bir de mana dünyası vard, bunlar ontolojik olarak da biri birinden farklı görülür. Bir Tanrı’nın alemi var, bir de dünya alemi var. Burada ne oluyor gerçekliği ikili eksende kavrama oluyor, halbuki İslam’da tevhit var, bir tane hakikat var, başka da bir şey yok. Bir tek hakikat var ve bu hakikatin çeşitli yüzleri var. Bugün buradayız, yarın öleceğiz, bu da hakikattir. İnsanların manası maddesinden, maddesi manasından çıkar, bunlar bir birinden ayrı şeyler değildir. Siz koşullara göre düşünürsünüz, düşündüğünüz şekilde de koşulları oluşturursunuz, maneviyatınıza göre bir maddi alem oluşturursunuz, maddi aleminize göre bir manevi alem oluşturursunuz, bunların hepsi iç içe geçmiş vaziyettedir. Dinin bir bireysel kurtuluşcu sadece mana alemiyle ilgilenen, insanın sosyal dünyasıyla ilgilenmeyen bir şekilde anladığınız zaman sadece bir inanç meselesi oluyor, ama din sadece bir inanç meselesi değil aynı zamanda bir sosyal meseledir. Namaz kılmak, hacca gitmek, oruç tutmak tamamen sosyal içeriklidir. Namaz camide toplanmak demek, oruç aç kalmak, toplumdaki açları düşünmek demek, hac rütbeleri sökmek, ihrama girmek ve eşitlenmek demek, yani beyazın, siyahın, doğulunun, batılının, kadının, erkeğin ortadan kalktığı tek bir insanlık bütününe dönüşüyorsun, bir evin etrafında dönüyorsun, tamamen bir insanlık gösterisi ve eşitlik ritüeli. İslam’daki bütün ibadetler zaten sosyal içerikli. İslam ileri derecede sosyal bir din. Şimdi siz bunu, sosyal yönünden budayıp sadece inanç meselesine nasıl dönüştüreceksiniz? Din bir vicdan işidir, Muhammed’in getirdikleri vicdani unsurlardır, sosyal hayatı buna karıştırma derseniz kabul eder mi?
İslamiyetin yaşanabileceği en iyi rejim hangisidir?
Böyle bir rejim daha gelmemiştir, ama otoriter ve totaliter bir rejim olmasındansa demokratik, özgürlükçü sistem en yakındır. Benim görüşüme göre İslam’ın ekonomi- politik görüşü çağımızda özgürlükçü sosyalizme daha yakındır. Sosyalizmin de kapitalizmin de kökten bir eleştiriye tabi tutulması gerektiğini düşünüyorum. Marksizm’in de sosyalist deneyimlerin de eleştirilmesi gerekiyor, diğer taraftan kapitalizmin zaten eleştirilmesi gerekiyor. Benim görüşüm siyasi olarak liberal, ekonomik olarak sosyal, kültürel olarak da dindarım, 14 asırdır süre gelen İslam kültürünün hurafelerden arındırılarak korunmasından ve sonraki nesillere aktarılmasından yanayım.
“Ramazan gelince din pazarı açılıyor” yorumunuzu neye dayandırmalıyız?
Şu anda onu yapanlar var, ben mesela bir televizyon kanalında program yaptığım için para almıyorum, bir yerde konuştuğumda para almıyorum, dini sohbetler yaptığım için, yazı yazdığım için para almıyorum. Benim insanlardan sakladığım hiç bir bilgi yok, saklayıp “bana para verirseniz bu bilgiyi veririm” dediğim hiçbir bilgi yok. Sadece kitapları bastırıyoruz, bu kitapların basılması için de matbaadan kağıt istiyorlar onu da almak zorundayım. Kitaplarım da kamusal hizmettir, çünkü din-u devlet ile iştigal  kamu işidir. Bir adam din için çalışıyorsa kamu adamıdır, devlet için çalışan adam da kamu adamıdır. Bunlardan kişisel zenginleşme sağlayamaz, sadece kendine verilen aylık bir maaşla geçinmek zorundadır. Biz de burada ihtiyaç kadarını alıyoruz, gerisini ortak havuza aktarıyoruz. Benim anlayışıma göre, paranın sahibi kazanan değil, ihtiyacı olandır. Sen para kazanabilirsin, olabilir, ama ihtiyacından fazlasını ne yapacaksın? “ “Biriktirmek” Kuran’da “ateş” olarak geçer, “kenz” diyoruz. İhtiyacını alacaksın, gerisini ihtiyaç sahibine vereceksin, ben kendim böyle hareket ettiğim için etrafıma baktığım zaman “ din pazarı” olarak geliyor bana. Adam televizyonda din program yapıyor her bölüm için 20 bin dolar alıyor, sonra da onlarla gidiyor et mağazası zinciri açıyor, çoğu öyle. Veya adam tefsir yazıyor trilyonlar kazanıyor, kendi şahsına ayırıyor, olamaz, sen Allah’ın kitabı üzerinden şahsi birikim yapıyorsun, bunu yapamazsın, sen Allah’ın kitabı üzerinden ancak zaruri, şahsi ihtiyaçlarını giderebilirsin. “Havaic-i asliye”ni alabilirsin, yani yaşamak için gereken temel ve zaruri ihtiyaçları. BM tarafından yayınlanan istatistikler var, 4 kişilik bir ailede zaruri ihtiyaçlar bellidir?
Ramazan’ın ilk günlerinde, anti- kapitalist Müslümanlar olarak “kapitalizme karşı oruç tutacağınızı” açıkladınız, oruç Allah’a kulluk görevini yerine getirmek için tutulmalı benim görüşüme göre. Neden böyle bir söylem? Din, bir inanç sistemi oluşturmalı, politize etmeye götürmüyor mu bu durum?
Oruç nedir, sahur nedir ona bakmalı. Benim görüşüme göre oruç, sosyal içeriği kuvvetli olan bir ritüeldir ve sosyal açlık ritüelidir, aç bıraktırma ritüelidir. Bu da tamamen yeryüzündeki açları anlamak içindir. Şu anda yeryüzünde 1 milyar insan aç, bunun yüzde 60’a yakın kısmı da İslam dünyasında, bunun bir bölümü Türkiye’de doğal olarak. Sokaklarda insanlar aç, adamın akşam ne yiyeceği belli değil, biri yerken biri bakıyor, biri açken biri tok yatıyor. Bu insanların dünyasını anlamanın tek yolu, lafla olmuyor bunlar, istediğin kadar açlık edebiyatı yap, istediğin kadar empati yap olmuyor, bizzat onu yaşaman gerekiyor bunun tek yolu oruç. Orucun sosyal boyutu bana göre budur. Bir de orucun ahlaki boyutu var, başkaları uyar uymaz bilemem ama benim kendimce koyduğum bazı kurallar var, mesela yalan söylemek orucu bozar, eğer üç kez üst üste birinin kalbin kırdıysanız sizin orucunuz bozulmuştur, küfür etmek, şehvetle bakmak orucu bozar, bunlar hep ahlakidir. Mideni tutuyorsan gözünü de tut, dilini de tut, mide organ da diğerleri değil mi? Bunları yapabildiğinde insan ne olacaktır, ahlaken oturmuş, içi kuvvetli olacaktır, esen rüzgara  göre savrulan, ahlakı, karakteri zayıf bir insan olmayacaktır. Eğer insanlar oruçtan bir şeyler anlayacaklarsa bunu anlamalılar, orucun insana kazandırmaya çalıştığı şey budur. Politize olmaktan da fazla korkmamak lazım, İslam’ın politik bir tarafı var zaten.  Aydınlanma demiştir ki “din bir vicdan işidir.” Bunu Hıristiyanlığa karşı söylemiş, kilisenin Avrupa toplumları üzerindeki bezdirici baskısına karşı söylenmiş, o dönem için de haklı, ama İslam söz konusu olduğunda bu yerine oturmaz.  İslam vicdanla başlar, ilk doğuşunda isyan vardır, tabi yoksulların, kimsesizlerin, ezilmişlerin, mülk sahiplerine karşı gelişidir. Her ibadetin psikolojik ve sosyolojik boyutları var, sosyal boyutları var. Pisikolojik boyutu insanın iç dünyasındaki hırsa, hasede, kibre kapılmaması, sosyal boyutu da açlarla sürekli birlikte olmak, onları doyurmaktır. “Taamü’l-miskin” ihtiyaç sahiplerini doyurma demektir.  Biz ne yapıyoruz burada sahurda ve iftarda sürekli yoksul doyuruyoruz, sadece Ramazan’da değil, Ramazan dışında da yapıyoruz bunu. Kuran’da bir ayet var “ Kafirlerin zenginliğine gözünü dikme, onlara imrenme, sana gelen yoksullara bak” der, zaten Müslümanlığın gereği budur bana göre. Üstteki adam zaten kendini kurtarmıştır, alttaki adamın canı çıkıyor sen bari onunla biraz ilgilen de, topluma bir faydan olsun, en azından bir yarayı sarmış olursun.
İslam- laiklik ve İslam  günümüz Türkiye’si Kemalist laikliğe yönelik düşünceleriniz nelerdir? Türkiye için bu ülkede “derin din var” diyorsunuz, ne demek istiyorsunuz?
Derin din” den kastım şu: Türkler’in iki bin yıllık dini Şamanizm kültürü. bin yıllık kültürü de İslam. Şimdi bu ikisini yaşıyoruz şu anda biz. Yani saf İslamiyet yok Türkiye’de, ama Şamanizm de tamamen ortadan kalkmış değil. Bu ikisi birbirine karışmış durumda. 5 alanda birbirine karışmıştır. Birincisi Gök Tanrı inancı, Şamanizim’ de tanrı gökte oturur. Anadolu’da yaşayanların çoğu Allah deyince göğe bakar, yukarı bakar yani, burada Gök Tanrı ile Allah birleşmiştir… İkincisi yerde Şamanlar, Şaman din adamı, Şaman’ın önüne gitmeden tanrıyla konuşulamaz, yani önce Şaman’ın önüne gideceksin, Şaman, senin için tanrıdan af dileyecek,” falan kulun senden af diliyor ey Gök Tanrı” diyecek, bu durum İslam’da da hocalık, şeyhlik, pirlik şeklinde görülüyor. İslam’da da şimdi ne var şeyhler var, camide hocanın arkasında kılınmayan namaz, namaz olmaz. Namaz camidedir, yerleştirilen anlayış bu. Alevilikte dedelik, pirlik var, Sünnilikte şeyhlik, hocalık var, eskiden ne vardı? Şamanlık vardı, Şamanın yerine bunlar geçti, yine bir din adamları var, yine din adamlarının yanına gitmeden Tanrı’ya ulaşamıyorsun… Üçüncüsü kandil geceleridir. Atalar sözleri önemlidir, atalar da türbelerde yatmaktadır, o zaman türbeler, mezarlar ataların yattığı yerlerdir, türbe kültürü bunun için önemlidir. Sonra bu ataların doğduğu gün vardır öldüğü gün vardır, önemli işler yaptığı günler vardır, bunlar nedir, kutsal günlerdir. İslam’daki kandil günleri de böyle günlerdir, Şamanizm’in İslam’a geçişidir.  Dördüncüsü kurban, beşincisi de domuz eti yememek… Şamanlık’da iki şey çok önemlidir, domuz eti yememek ve kurban kesmek. Kurban kesmek Şamanlık’da birinci önemli şey, Müslümanların çok kurban kesmeleri İslamiyet’ten kaynaklanmıyor, Şaman kültüründen geliyor. Müslümanlık’ da da domuz eti yememek var ama çok az kurban kesmek olmasına rağmen çok önemseniyor, aslında kurban hiç kesmesen de olur, kimse niye kurban kesmiyorsun sormaz, tamamen Şamanlık’dan geliyor. Ritüel olarak dini davranışlar listesinde en başlarda yer alıyor. Bu araştırmalarda ortaya çıkmış, din davranışlar listesinin en başında Türkler’de domuz eti yememek, kurban kesmek geliyor, işte  “derin din “ dediğim bu… Halbuki ne olması lazım, dönüp dolaşıp oraya geliyoruz, bir yerde adalet varsa, paylaşım varsa, doğruluk, dürüstlük varsa orada has din vardır, burada dine nereden baktığınız önemli, dinin temeli olarak ben bunları görüyorum, bunlar yıkıldığı zaman dinin temeli de yıkılmıştır. Ama geleneksel din, dinin temeli olarak ritüelleri görüyor, namaz kılmayı, oruç tutmayı, hacca gitmeyi dinin temel direği olarak algılıyor, adam bunları dinin temeli olarak algılarsa tabi böyle olur işte.
Yakın Türkiye tarihinde yaşanan 28 Şubat sürecinin iki karşı görüşünü de değerlendirmenizi istesek?
28 Şubat devam ediyor ama kabuk değiştirerek… 28 Şubat davranışları devam ediyor, ekibi değişti sadece, daha önce askerlerdi, şimdi muhafazakarlar, ama 28 Şubat davranışları devam ediyor. Dayatma, ötekini dinlememe, fişleme, dinleme, ayıp araştırma, kusur araştırma, oradan yakalayıp adamı vurma. Ben 28 Şubat’da bunlara maruz kaldım şimdi de maruz kalıyorum. 28 Şubat’da maruz kaldıklarımız ötekilerdi, yani bizim ötekimizdi; askerler, laiklerdi, şimdi de bunlar bizim içimizden çıkanlar. Aynısını, bizimkiler de aynısını yapıyor. İzleniyoruz, takip ediliyoruz, dinleniyoruz. Kızım aylarca takip ediliyor, 1 Mayıs’dan sonra aldılar içeri attılar, 4 gün Emniyet’de kaldı, 4 gün sonra bıraktılar, o zaman bizi takip ediyorlardı, şimdi çocuklar üzerinden aynı şeyi yapıyorlar. Bakıyorum devletin davranışları iki dönemde de aynı, haber veriş biçimi de aynı. Yani eskiden 28 Şubat’da Reha Muhtar, Gülgün Feyman, Ali Kırca  haberlerini izlerdik, irtica haberlerini verirlerdi, yumruk yemiş gibi olurduk. İrtica operasyonunda elimizi kolumuzu bağladılar, sonra kendimizi ekranlarda gördük. Aynısını burada da gördük, 1 Mayıs’dan sonraki olaylarda aynı şeye maruz bırakıldık. Kızımı ve beni ekranlarda boy boy gösterdiler, yani teşhir ettiler, fişlediler, damgaladılar, daha 21 yaşında kızım, okula devam ediyor, moralini alt üst ettiler, bu sefer bunu Samanyolu Televizyonu, Kanal Türk televizyonu yaptı. Ne oldu şimdi? 28 Şubat davranışları aynen devam etti. Ben ekiple ilgilenmiyorum, bana devletin davranışlarını değiştirecek siyaset lazım. Artık devlet, insanları fişleme, takip etme,, onları internetten yayınlama gibi davranışlara girmemeli. Özel yetkili mahkemelerin kaldırılmasıyla bir adım atıldı ama ondan da ümitli değilim, niye ümitli değilim, yine devletin davranışını değiştirmiyor, yani yine kendi davranışlarının ifşa edilmesinden korkuyorlar. Özel yetkili mahkemeler birkaç yerde belediyelerle ilgili yolsuzluk iddialarına girdiler, bazı rüşvetler filan ortaya çıktı, baktılar buraya doğru geliyor iş, önünü kesip mahkemeleri kaldırdılar. Ondandır, bunlarda adalet coşkusu değil; rant coşkusu var.
Kürt meselesine nasıl bakıyorsunuz?
Kürt meselesinde de şunu söyleyeyim: Ben Orta Anadolu’da doğmuş büyümüş birisiyim. Klasik Türk, Sünni, Müslüman… Şimdi bu kökten gelen birisi olarak söylüyorum, şu anda Türkiye’de, Türk ve Kürt en azından, kategorik olarak, devlet nezdinde, anayasa bağlamında eşit hale gelinceye kadar Kürt haklarını açıkça savunurum, ne zamana kadar, Kürt ve Türk eşit hale gelene kadar. Eşit değil mi? Değil, kategorik olarak değil, devlet nezdinde böyle bir eşitsizlik var. Resmi dil olarak tanınmıyor, Kürt’ün kendisi problem olarak görülüyor, Kürt halkının kendisi, üniterliği bozucu olarak görülüyor. Halbuki bunların hiç biri sorun değil. 1921 yılında Kürdistan kelimesi kullanılıyordu, tüzükle kaldırıldı. Lazistan mebusu, Kürdistan mebusu vardı birinci mecliste. Şimdi tekrar birinci meclise dönülmesi lazım, yani ilk 1921’ deki Teşkilat-ı Anayasa şartlarına dönülmesi lazım, orada birleştirici ruh var, sorun oraya dönülürse çözülebilir. Evet ben bir Sünni kökenliyim ama, Sünni ve Alevi eşit hale gelinceye kadar da Aleviler’in tarafındayım. Hatta biraz daha ileri gidiyorum, Müslüman olmama rağmen, Müslümanla gayri müslim arasındaki eşitlik sağlanıncaya kadar da, gayri Müslimlerin yanındayım. Mesele, hak ve adalettir, eşitliktir. Herkes sabahları peynir ekmek yiyecek türünden bir eşitlikten bahsetmiyoruz. Biri yerken diğeri bakmayacak, biri açken diğeri tok olmayacak, birisi rahatlıkla konuşurken, diğeri bozuk bir şiveyle, benim dilimi konuşmak zorunda kalmayacak, esasen sana zorla Kürtçe öğretilseydi, okulda Türkçe yerine Kürtçe öğreneceksin ve bunu kullanacaksın denseydi, sen de Türk ağzıyla Kürtçe konuşsaydın, ne olurdu? Denseydi ki bundan böyle her yerde resmi dil Kürtçedir, herkes kendine Kürt diyecek, ne yapardın? Ona yapılanın tam tersini düşün, yani Kürtlerin çoğunluk olduğu yerlerde dil Kürtçedir, yani Burdur’da oturanın Kürtçe konuşacak hali yok, ama Diyarbakır’da yaşayan birine Türkçe öğretmenin de alemi yok. Sadece İsveç’de 5 tane dil konuşuluyor, 3 tane resmi dli var adamların, 25 tane kanton oluşturmuşlar, her bir yerde 1 dil konuşuluyor. Benim görüşüme göre, üniversiteden mezun olan bir genç 4 tane dilden en az iki tanesini konuşabiliyor olmalıdır, 2 tanesini de anlayabiliyor olmalıdır. Bunların tamamı Doğu dilleridir, Batı dillerini kast etmiyorum. Bunlar nedir, Türkçe, Kürtçe, Arapça, Farsça ve Osmanlıca, bunlar bizim kültürümüzün, dini dünyamızın, dil dünyamızın buluştuğu köklü dillerdir. Yani bu coğrafyanın oluşuturduğu dillerdir. Bizim dil, tarih ve kültür evrenimizdir. Türkçe’nin %30’u Arapça ve Farsçadır, diğerleri batı dillerinden alınmadır. Batı dillerini de insanlar seçmeli olarak okumalıdır. Ama bunların hepsini bir Türkiyeli’nin bilmesi lazım, senin benim Kürtçe bilmemiz lazım, utanç verici bir durum, yani burnunun dibinde bir halk var, hatta komşun var, merak et de öğrensene kardeşim. Farklı dinden, farklı dilden olan insanlar ortak bir irade oluşturabilir, yani bu devlet bizim, ama bir dil dersen diğeri dışlamış olursun, yani irade birliğine dayalı bir devlet olmalı. Devletin birinci görevi adaleti sağlamaktır, aslında bana sorarsanız devletin adaleti sağlamak dışında bir görevi yoktur. Eğer halk kendi kendine adaleti sağlayabiliyorsa, devlete bile gerek yoktur. Böyle bir şey söz konusu olamayacağı için, ortak bir kamu ruhu oluşturulamazsa mafya ortaya çıkıyor, mafya ne yapıyor bu sefer, toplumu kendi hegemonyası altına almak istiyor, devlet dediğin şey işte ona engel oluyor. Yani devletin görevi toplumun üzerinde bir hegemonya oluşturmak, bir otorite kurmak değil. Ortaya çıkan otoritelere engel olmak, onlar arasındaki adalet ve eşitliği sağlamak olmalı, bir yerde devlet yoksa üç gün içerisinde orada mafya türer.
Akp’ yi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ak Partiyi, üç açıdan, siyasi, iktisadi ve dış politika bakımından eleştiriyorum. Ak Parti siyasi olarak devletin davranışlarını değiştirmemektedir, kendi davranışlarını devlet yapmaktadır, bu ne demek? Devletin klasik davranışları var, bunlar yasalarla, anayasayla oluşturulmuş, devleti bir insan gibi düşünün, onun davranışlarını değiştirmesi gerekiyor. Siyaset ne için yapılır, devletin davranışlarını değiştirmek için yapılır. Bir siyasi partiye niye oy verilir, git ve devletin şu tür beğenmediğim davranışlarını değiştir, artık devlet öyle hareket etmesin düşüncesiyle oy verilir. Şimdi devletin esas ve temel davranışlarını değiştirmesi gerekir, değiştirmiyor, orada bir değişiklik söz konusu değil. Kendi davranışlarını devletin gücünü ele geçirerek, devlet davranışı haline getiriyor. Artık devlet bunlar gibi hareket etmeye başlıyor, kendilerine göre bir tarz geliştiriyorlar. Dolayısı ile siyasi açıdan henüz daha yeni anayasa bile yapılmış değil, anayasa yapılsa bile eski anayasadan ne farklı olacak? Devletin temel davranışları değişecek mi, mesela devlet kendisine Türk devleti demeye devam edecek mi, ki dediği zaman sorun çıkacağı ortada. Bir savaş var bu ülkede yaşayan bir kısım halk ben Türk değilim diyor, dilimle; Kürtlüğümle, özümle sizinle bin senedir yaşamış olabilirim ama ben Türk değilim diyor. Dili ayrıysa ayrı bir halktır, evet anlaşamıyoruz, birbirimizi anlamıyoruz birbirimizi dinlediğimiz zaman, demek ki onlar ayrı bir halk, bu mesela sorun doğuruyor. Yine mesela, din davranışı, mezhep konusu, ırk konusu, kavim konusu, dil konusu da mevcut Türkiye Cumhuriyeti devletinin davranışlarında sorun oluşturuyor. Bu sorunların hala olduğu ortada, şimdi bunları sen geleceksin ve değiştireceksin, ben buralarda bir değişiklik göremiyorum. İktisadi olarak da Türkiye’de bir kapitalist sistem var, Ak Parti ne yapıyor, kapitalizmin temellerine dokunmuyor, ona sadece dinsel bir meşruiyet kazandırıyor. Mesela alternatif sermaye oluşturmuyor, mevcut sermaye sınıfına dahil oluyor, onlar nasıl davranıyorsa, öyle davranmaya başlıyor, mesela ben alternatif bir fabrika görmedim, madem kapitalizmi beğenmiyorsun, kapitalist üretim biçimlerini, kapitalist çalışma hayatını beğenmiyorsun, kalkış noktan bu zaten, kapitalizme karşı çıkarak gelinmiştir, “batı kulübü bunlar, Hıristiyan kulübü bunlar, ayrı bir medeniyet kuracağız” diyerek , böyle bir iddiayla gelinmiştir. “Biz batılıların, Avrupalılar’ ın kapitalizm ürettiği bu medeniyetten ayrı bir medeniyet, ayrı bir ilişki, üretim ve paylaşım biçimi kuracağız.” dediler. “ Başka bir dünya”, Refah Partisi’nden belediye başkanı olurken sloganı buydu. Nerede başka dünya? Ya bu iddiada bulunma, yada “Geleceğim, kapitalizmin ana unsurlarını değiştirmeyeceğim, biraz daha ahlaklı bir şey yapacağım” de. Dolayısıyla bu vaatlerini yerine getirmediler, başka bir dünyaları yok yani. İddianda böyle olabilirdin. Ben göremedim. Mesela deseler ki bizim kurduğumuz tesise gel bak, bizim kurduğumuz iş düzeni, paylaşım biçimi hakikaten farklı, buradan kapitalizme karşı farklı bir dünya doğar, böyle bir yer yok. Bu nasıl olabilir ki zaten orası ayrı bir hikaye, ama ilk çıkıştaki vaat olmadı. Dış politikaya gelince, “stratejik derinlik” diyorlar mesela ben onu da şöyle eleştiriyorum, bunlar, dünyanın çakallarıyla, kurtlarıyla, saldırıp, kuzuların yanına geçip, meleşmeye “stratejik derinlik” diyorlar. Ne alakası var, sen gidiyorsun NATO ile beraber oluyorsun, Suriye’ye saldırma hazırlıkları yapıyorsun, sonra Suriye halkına gidiyorsun “ biz Müslüman kardeşiz” diyorsun, Afganistan’da aynı şeyi yapıyorsun. Amerikalılar taktik değiştirdi, İngiliz aklı geçen yüzyıldaki gibi işlemiyor, daha farklı işliyor. Nasıl işliyor, cepheden tanklarını sokarak Irak’da olduğu gibi, buralarda at koşturmak. Mısır gibi ılımlı bir İhvanı Müslim yönetimi, Türkiye gibi eski Milli Görüş, yeni Ak Parti yönetimi, Tunus gibi eskiden yine İslamcı olan ama şimdi ılımlı olan bir yönetimle… Batı artık bizim bulunduğumuz coğrafyada şunları istiyor: Türkiye’de, Mısır’da, Tunus’da, Suudi Arabistan’da vs. bütün bu Orta Doğu’da biz şöyle guruplarla çalışacağız diye yazıyorlar bunları: 1- Seçimle iş başına gelmiş olacak. 2- Dindar kökenli olacak, o bölgenin dini etkilerine bağlı olacak. 3- Reformist olacak, yani sistemi değiştirmeye yönelik talepleri olacak 4- Batının istediğinden daha fazla bir şey yapmayacak. Kim uyuyor buna, Ak Parti uyuyor, Fettullah Hoca gurubu uyuyor, dini gurupların büyük bir çoğunluğu uyuyor, İhvani Müslim uyuyor, Cemaati Müslimin uyuyor, Suriye’deki dini guruplar uyuyor, buna uymayanları tasfiye ediyorlar. Dini kökenli olmayan, fakat reformcu olan, Amerikan karşıtı olmayan fakat seçimle gelen, ama tek özelliği dini kökenliler, onlar tasfiye ediliyor. Kemalizm kökenlilerin tasfiye olduğu gibi, bunlar tasfiye olmak zorunda, çünkü dini kökenli değil, onlar da Amerikancı onlar da, seçimle geliyor, onlar da reformcu olabilir, ama sağlam bir zemine basmıyor. Bu coğrafya 5 vakit ezan sesinin duyulduğu bir coğrafyadır, o zaman  bununla restleşmeyeceksin, buna karşı durarak bir siyaset olmaz, bu ne zaman olurdu, soğuk savaş döneminde olurdu. Sovyetler Birliği varken, Türkiye’nin sırtını o zamanki yeni dünya düzenine ayak uydurması için İslam dünyasına dönmesi gerekiyordu, onun için Kemalizm gerekliydi, ama şimdi yüzünü İslam dünyasına dönmesi gerekiyor dolayısıyla Kemalizm ile işi bitmiştir. Şimdi Müslümanlığa daha ılımlı bakan hareketlere ihtiyaç var, kendisi girmiyor başka şeyler yapıyorlar.  Osmanlı İmparatorluğu’nda Şam eyaleti vardı, Antep’in biraz ilerisi, orası, Vahdettin oraya gömüldü, niye oraya gömüldü, “Şam benim toprağım” dediği için götürüp oraya gömdüler. Osmanlı toprağı orası, şimdi buradaki yerle savaşmak üzereyiz neredeyse, buradan kalkan uçaklar Şam’a bomba yağdıracak bunu nasıl başardılar? Yavaş yavaş, dini köklerden gelen, Suriye ile birleşmeyi savunan, “Türkiye Suriye birleşmesi İslam dünyasının en büyük kazancı olacaktır” diyen Davutoğlu’nun ekibi, öyle bir guruptur zaten, yani Türkiye Suriye birleşmesi tezinin mimarıdır Davutoğlu, şimdi bu adamın Dışişleri Bakanı olduğu zamanda savaşın eşiğine geldik, ramak kaldı, bu nasıl bir dış politika? Karşı tarafta İran var, Suriye var, Hizbullah var, Hamas var, bunlarında arkasında da Çin ve Rusya var, bu bir eksen. Diğer tarafta da Amerika var, İsrail var, İngiltere var, AB var ve Türkiye var, bu da öbür hat. Şimdi biz bu tarafta yer alıyoruz, bu nasıl oluyor? Şu anda bir Sırp’ın sıktığı kurşunla başlayan dünya savaşı gibi, bir uçak düşürülmesi ile başlayan bir savaşta biz bu tarafta yer alacağız. İsraille, Amerika ile birlikte, Şam’a Bağdat’a gireceğiz, oraların camilerini bombalayacağız ve bu Müslüman kökenli Milli Görüş kökenli bir hükümet zamanında oluyor. Nereye düştüğünüzün farkında değilsiniz, diyeceksiniz ki öbür tarafa mı düşecektik, bana  göre öbür tarafa düşmek daha hayırlıdır, en azından Doğu hattıdır. Katliam, Suriye’de batılıların ortaya attığı bir yalandır, o kadar büyük bir katliam yok, adam Libya görüntüleriyle Suriye haberleri yapıyor. Libya’da Kaddafi’nin evini basanlar İngiliz ajanları, kıyafetler yerli ihtilalci kıyafetleri, oranın ileri gelen kabilelerinden insanları da yanlarına alarak ihtilalci görüntüsü veriyorlar. Büyük bir senaryo oynanıyor şu anda. Suriye’de muhalefet yok mu? Esad diktatör değil mi, diktatörün dik alası, ama söylenenlerin %80’i yalan, operasyon yapmak için kitle iletişim araçlarını kullanarak, zemin hazırlıyorlar. Abartılıyor.  Bu zulüm sadece Suriye’de mi var? Ben şuna inanıyorum, AK  Parti hükümeti zulüm var gerekçesiyle hareket etmiyor, adalet aşkıyla hareket etmiyor, Suriye politikası buna dayanmıyor, bunlar Amerika’nın “zulüm var” dediği yerde zulüm olduğuna inanıyorlar, onun için harekete geçiyorlar. Amerikalılar için Suriye’ye operasyon yapılması gerekiyor, bunlar da bunun için Suriye’yi hedef alıyorlar.  Türkiye’de, gidiyorsun bomba atıyorsun, Roboski’de dönüyorsun bir özür beyanında bile bulunmuyorsun. Suudi Arabistan’da, mutlak monarşi var. Peygamber’in yurdunda, müthiş zulüm var, eğer çok zulüm karşıtı  ve adalet aşığıysanız önce oradan başlayın. Amerika’dan habersiz başlayın. Mümkün mü böyle bir şey? Tek başına adalet politikası izleyemez Türkiye, bağımsız bir ülke değil ki, Amerikalılar nerede zulüm var, nereye gireceğiz derlerse bunlar da oraya girme hazırlığında bulunuyorlar. Tek başına değil ki, zaten adı üzerinde NATO müttefiki, bağımsız değil ki, ekonomisi, siyaseti hepsi, batı müttefiki bir ülke. Amerika’ da alınan kararların burada uygulanmasıyla görevli, dolayısıyla ne olmuş oluyor, dış politikada da bağımsız bir politika, bir odak, eksen oluşturması söz konusu değil. Davutoğlu sık sık “Türkiye artık bağımsız bir ülkedir, bir eksendir” diyor, yani sanki nizam veriyoruz dünyaya havalarındalar ama öyle bir şey yok. Odak ülke  değilsin, plan kurulmuş sana da rol verilmiş, sen de onu yerine getiriyorsun. Elimizden geleni yapıyoruz, düzeltmeye çalışıyoruz ama, NATO müttefikidir, daha evvel cumhuriyet hükümetlerinin aldığı kararlar vardır, devletin ittifakları var, biz bunları değiştiremeyiz bir hükümet olarak, böyle derse biraz anlaşılır, demesi gereken de budur.  Sanki tek başına hakim, bağımsız, istediği şekilde karar verebilir, yok öyle bir şey. Bir bir eksen ülkesisin, eksenin kararları senin dışında alınıyor ve sen sadece bunları yapıyorsun, veto hakkın bile yok mesela BM’ de.
Niye batılıların bu coğrafyaya ilgisi var?
Mesela dinsel olarak düşünün, Hıristiyanlık’ın 7 büyük kilisesi bu coğrafyada.
Başbakanın “dindar nesiller yetiştirmek istiyoruz” açıklamasını değerlendirir misiniz?
Doğru bulmuyorum, yanlış buluyorum çünkü, dindar nesil yetştrmek devletin yapması gereken bir şey değil.
Arap coğrafyasının İslamı yorumlayışı ile Türkiye arasında çok ciddi farklar var, değerlendirir misiniz?
O kadar fark yok aslında, şöyle diyebiliriz, üç halk Araplar, İranlılar yani Farslar ve Türkler, bunlar aynı zamanda içinde yaşadığımız coğrafyanın da üç büyük halkıdır. İranlılar Müslüman olmadan önce Mecusi idi, Zerduştlük vardı, orada asıl olan kutsal aile kültürüdür. İslam döneminde ehli beyt inancı revaç bulmuştur çünkü eski İran diniyle örtüşmüştür, dolayısıyla İran’da şu anda Mecusi İslam sentezi var, İran derin dini budur. Araplar’da olan da, eski Araplar’ın cahiliyet kültürüyle, ganimet kültürüyle, kabile kültürüyle İslam birbirine karışmıştır, orada da bir İslam cahiliye sentezi ortaya çıkmıştır. Türkler’de de Şaman İslam sentezi ortaya çıkmıştır. Yani her üç milletin de eski dini İslamla karışmıştır. Araplar, siyasi bir İslamcılık olarak Selefi bir zihniyet takip ediyorlar, bu da Araplar’ın geleneksel kültürüyle çelişir aslında, onlar aslında ritüelleri dinin direği olarak gördükleri için, iktidara geldiklerinde ritüelin uygulanıp uygulanmadığına bakıyorlar. Mesela diyorlar ki, “herkes camiye gidecek, herkes namaz kılacak, namaz kılmayana şu kadar kırbaç ceza verilecek”. İranlılar diyor ki; herkes başını örtecek, kim başını örtmüyorsa karakola götürülecek, kendisine uyarıda bulunulacak, eğer uyarıya aldırış etmezse, sürgün, para cezası verilecek”. Hicap var yani, baş örtüsü de Müslümanlar’a ait bir ritüeldir, namaz da bir ritüeldir, biri baş örtüsüyle biri namazla ritüeli halka dayatıyor. Aslında “ bunlar serbesttir, isteyen yapar” demesi lazım, ama kim adam öldürürse kim iftira atarsa kim emeği sömürürse zorla yakasına yapışırım demesi gerek. Recm cezası Müslümalık’da yok, Yahudilik’de var, Kuran’da geçen cezaların tamamı tarihsel cezalardır. Kuran’a göre hırsızlar servet sahipleridir aslında, servet sahiplerinin zayıflar üzerindeki sömürü düzenlerini kesme, onların bu hortumlarını ortadan kaldırma ve emek sömürüsüne son verme anlamında geçiyor hırsızın elini kesmek, bu işin sembolik yorumu. Bir de zahiri yorumu var bildiğiniz hırsızın elini kesmektir ama o da tarihseldir, mesela bazı Afrika kabilelerinde, önlenemez hırsızlık olayları, tecavüz olayları oluyor onlar el kesmiyor, kurşuna diziyor. Bazı yerlerde, yerine göre kesilebiliyor. Peygamber zamanında böyle olmuş, savaşa çıkmışlar, geride kalan birisine kadınları çocukları emanet etmişler, savaştan dönünce bakmış ki adam 3-4 tane kadına hem tecavüz etmiş, hem de onların mallarını gasp etmiş, çalmış, bu adamın eli kesilmiş. Hem zina var burada hem hırsızlık var. Şimdi bunları Araplar zaten yapıyorlar, illa Kuran’da geçmesi gerekmiyor yani, fahiş bir suç işleyenin elini kesiyorlar yada 100 sopa vuruyorlar, bunlar Kuran’ın orijinal hükümleri değil, Arap kültüründe var olduğu için yapılan şeyler. Amaç nedir, aileyi, nikahla ilişkiyi sürdürmektir, zinaya engel olmaktır, insanların emeğiyle geçinmesine, emeğine tecavüz edilmesine, hırsızlığa engel olmaktır. Buna engel ol da neyle olursan ol, o zaman böyle oluyordu, bunlar hepsi tarihseldir, geçicidir yani. Ama can güvenliği, ailenin, namusun, kişiliğin, aklın, emeğin güvenliği bunlar evrenseldir.
İslam’da, suç ve ceza sistemini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ritüellerin İslam’da cezası yoktur, insanlar arası davranışlardaki ihlallerin cezası vardır. İnsanlar birbirlerinin haklarını ihlal ettikleri zaman onlar için bir ceza ön görülür, o cezaların bir çoğu da zaten, tarihseldir, hem de insan aklına bırakılmıştır. Namaz kılmak, oruç tutmak gibi ritüeller Müslümanlara mahsustur yapılmadığı zaman Allah’a hesap vereceklerdir, Kuran’da  bunlar yapılmadığı zaman şu şekilde cezalandırılacaktır diye bir hüküm yoktur. Ama adam öldürmenin, hırsızlık yapmanın, zina etmenin bir de iftira atmanın cezalandırılmasına yönelik hükümler vardır. Sadece bu dördü hakkında ceza vardır Kuran’da, başka hiçbir şeye yönelik ceza yoktur. Bunlar da zaten evrenseldir. Ödül cennet, ceza da cehennem olarak anlatılır Kuran’da, bir şey övülür herkes bunu yapıyorsa cennet vardır sonunda denir, bir şey yerilir herkes bunu yapıyorsa cehennem vardır sonunda denir. Buradaki ödül ve ceza dinler literatüründe daha çok bu şekilde ortaya çıkar. Benim, cennet ve cehennem anlayışım daha çok bu dünyaya yönelik, yani cennet de buradadır, cehennem de buradadır, siz iyi hareketlerde bulunursanız, bulunduğunuz yer cennete dönüşür, kötü hareketlerde bulunursanız, bulunduğunuz yer cehenneme döner. Cennet bir evde de kurulabilir, bir ev cehenneme de dönüşebilir, bu kişilerin karşılıklı birbirini anlamasıyla ilgili bir durum. Kişinin kendi içinde de çektiği azap cehennemdir, aslında ruhi azap en büyük cehennemdir, ateştir, irindir, kandır, başkasının yüzüne bakamamaktır. İnsanlar böyle azaplar çekerler ama diğer taraftan büyük bir mutluluk, sevinç yaşarlar bu da cennet duygusudur. Bu anlamda şöyle söylüyoruz, cennet de cehennem de aslında bu dünyadadır ve vaka olarak böyledir, ama Müslümanların inanç dünyasında ölümden sonra hesap sorulacak ve bir cehennem, ölümden sonra bize verilecek bir ödül cennet de vardır. O sadece Allah’a kalmıştır. Sen bana sorarsan nasıl olacak bu iş, yani öldükten sonra cennetin cehennemin nerede kurulacağını, bilemem. Ama benim umudum vardır, Allah insanları yalnız bırakmaz, itikat ederim inançtır bu. Gelelim bu dünyaya asıl buraya bakalım, mesela şu mahalleye bakalım, yaşadığımız dünyayı düzeltelim, azaptan kurtulalım. Kuran’da şöyle söyler, Rahman suresinde “onlar için bir cennetin içinde başka bir cennet daha vardır”. İç içe geçmiş cennetler, aslında ne oluyor, bu dünyadan başlayıp sonsuza kadar devam eden bir ifade var. Ahiret inancı da aslında, çok ilerici bir inançtır, ahiret aslında sonsuz demek, sona inanmak demek, yani ileriye inanmak, ileriyi düşünerek konuşmak mesela, lafın sonudur, yaptığın işin sonudur, ahiret sürekli ileriyi düşünerek, ileriye inanmaktır. Kuran bize bunu öğütlüyor, yaptığınız işlerde ileriyi düşünün diyor, bu dünyanın sonunu da düşün, buna da ahirete iman diyoruz.
Diyanet İşleri ile ilgili görüşleriniz nelerdir, laik bir ülkede böyle bir kurumun varlığı “formel tarih yazımı” gibi “formel din yazımı” na götürme riski taşımıyor mu?
Türkiye’de aslında devletin dini vardır, devletin dini olması için illaki anayasada geçmesi gerekmiyor, devletin dini “diyanet dini” dir. Devlet de kendisine böyle bir din oluşturmuştur. Devlet Diyanet’e görev vermiştir, senin görevin dini alanı tanzim etmek demiştir, bunu yaparken de aynı zamanda dini tanımlamıştır. Yani, tarif ederken, tahrif etmiştir aynı zamanda, yani görev verirken, tanzim etmiş oluyor. Diyor ki, “ din dediğin, camilerde ezan okunmasıdır, sen camilere bakacaksın, orada ezanlar okunacak, hac kafileleri  gidecek, Ramazan oruçlarında zaman belirlenecek, mezarlarda ölülerin arkasından Kuranlar okunacak, vatandaşların camilerde ölülerini kaldıracaksın, kandil gecelerini düzenleyeceksin, bundan başka Diyanet’in görevi var mı? Yok. Mesela, Diyanet’in adalet ve mülkiyet hakkında konuştuğu görülmüş mü? Hayır, olamaz böyle bir şey. Dolayısıyla bu Diyanet dinidir ve devletin de bir dini vardır. Sıkıştığı zaman bu devlet, Diyanet’e soruyor ne yapayım diye. “ Diyanet’in sitesine baktık, Aleviler’in ibadet yeri camidir” diyor. Burada, ibadet nedir, cami nedir, cemaat nedir, bunların hepsinin yeni baştan konuşulması lazım ve aslında bunların devlet tarafından yapılmaması lazım. Bana göre Diyanet diye bir kuruma gerek yoktur, vatandaşlar bunu kendileri yürütürler, mesela ben bir vakıf kurayım, İstanbul’daki camileri versinler, Peygamber zamanındaki cami nasılmış göstereyim. Her camide 200 genç görev alacak, imam, müezzin kalkacak, dağıtılsın yani, camilerde hizmet verilmek için “buyurun gelin” denilsin, şartlara ve kanunlara bağlı kalmak kaydıyla insanlar buralarda çalışsınlar, hizmet etsinler. Onun karşısında cem evi açılsın, cem evine gidilsin. Her şeyi özelleştiriyorsunuz da dini niye özelleştirmiyorsunuz? Asıl en büyük özel ve gönüllü kurum dindir, niye devletin tekelinde bu? Duayı bile kendi başına edemiyorsun camide. Vatandaş “el fatiha” denildiğinde “ amin” deyip gitmek zorunda, niye, ben 2 saat dua etmek istiyorum camide. Dolayısıyla camilerin kendisi de devlet kurumuna dönüşmüş durumda, devlet dinidir bu, bu devlet dininden bir şey çıkmaz.
Türkiye’deki cemaatleri nasıl değerlendiriyorsunuz?  Poilitize  olduklarını düşünüyor musunuz?
Cemaatlerin tamamı politize durumdadır. Menfaat ortaklığı var ve sonuna gelinmiş değil. Yıllarca aç bırakılmış ve hor görülmüş dindar muhafazakarların doyurulma süreci  hala tamamlanmadı. Cemaatlerin kendi aralarında zaten bir yarış var, bu devlet katına çıkınca daha da keskinleşmeye başladı. İktidar yokken bile cemaatler birbirleriyle adam kapma savaşı içindeydiler zaten. Şimdi de yer kapma süreci aynı hızla devam ediyor, şu bakanlık senin, bu ihale senin savaşına dönüştü. Daha önce okulların önüne giderlerdi, şu öğrenci benim, bu öğrenci senin savaşı verirlerdi. Bitmez.

http://encompassingcrescent.com/2012/09/ihsan-eliacik-on-fasting-against-capitalism-in-turkey-by-ayten-turan/
Paylaş:

8 Comments

  • S.Arslan Posted 21 Eylül 2012 13:02

    Dilinize sağlık, bütün konulara katılmamakla beraber, çok güzel noktalar, değerlendirmeler var. Allah razı olsun.

  • Anonymous Posted 22 Eylül 2012 19:38

    ISLAM FOREVER !

  • Anonymous Posted 22 Eylül 2012 23:37

    cennet ve cehennem konusunu çekinmeden detaylı bahsetmenizi bekliyoruz. bu konu tüm yazılarınızda muallakta kalıyor

  • zafer Posted 24 Eylül 2012 19:59

    İhsan Hocanın, Kürtler ve devletin millî kimliği konusundaki görüşleri hariç diğerlerinin altına imzamı atarım. Özellikle dinimizin sosyal yönünü hiç kimsenin yapmadığı kadar ortaya koyuyor.

  • Anonymous Posted 6 Ekim 2012 00:08

    Hoca maşallah koç gibi konuşmuş.Hepimizin sezgileri olan konuları yazıya söze dökmüş.Uslub tam serdengeçti. <br />

  • A Akmaz Posted 7 Ekim 2012 12:53

    &quot;Benim görüşüme göre dinlerin vicdani birliği söz konusudur. Yani bütün dinler aynı vicdani tepkiyle ortaya çıkar. Bütün dinler aslında insanların vicdanından çıkar ama daha sonra çeşitli şekillerde bozulur, onları düzeltmek için yenileri ortaya çıkar.&quot; cümlelerini okuyunca doğrusu yadırgadım. İhsan Beyin bunları söyleyebileceğini doğrusu düşünmezdim.

  • DuRMuŞ SaYıN Posted 27 Ekim 2012 10:05

    Bence ihsan hocamın söylediklerinin hepsi doğru ve gerçeklerdir.<br />Sonuna kadar yanınızdayım hocam…

  • Anonymous Posted 19 Mart 2013 19:56

    M.Altınkurt 19/mart/2013<br /><br />İhsan Hoca, alıştığımız , geleneksel olarak öğrendiğimiz dini değerler hakkında ezber bozan bir bakış açısı geliştirmiş. Birçoklarını henüz hazmedeblecek durumda bile değiliz. Siyasi eleştirileri yerinde olabilir ama, önceki uygulamaları da dikkate alırsak, herşeyin birden düzelivermesini beklemek pek gerçekçi görünmüyor. Yılların şartlanmışlığını bir ande

Add Comment

A Akmaz için bir cevap yazın Cevabı iptal et

Your email address will not be published. Required fields are marked *

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.