“Kardeşlik ve eşitlik içinde ortak ülke.”
Söyleşi: Ahmet Külsoy
Cumartesi annelerinin oturma eyleminde katıldınız. Neden katılmaya ihtiyaç duydunuz?
Cumartesi annelerine destek vermek için gittim. Hak-hukuk mücadelesinin hangi kesimden olursa olsun yanında olunması kanaatindeyim. Mağdur edilenler, hangi kesimden olursa olsun desteklenmeleri lazım. Ben bu nedenle oradaydım.
Eyleme katıldınız, neler hissettiniz?
Her annenin -ideolojileri bir kenara bırakalım- çocuğunun nerede olduğunu bilme hakkı vardır. Öldüyse ölüsü, diriyse dirisi… Bu insanların ziyaret edecekleri bir mezarları dahi yok. Bu insan vicdanında derin yaralar açar. İktidar sahipleri, sorumluları adalet önüne çıkararak bir nebze olsun yürekleri ferahlatmak zorundadır. Ama bu insanlar her gün ölüyorlar. Hükümet, bakanlardan birini görevlendirerek bunlarla sürekli ilgilenmelidir. Bu insanlar yalnızlığa itilmemeli, evlerine gidilmeli, soruşturmalar takip edilmelidir. Yapayalnız, terk edilmiş olarak bırakılmamalılar. Toplumun tüm kesimleri bu annelerle dayanışma içinde olmalıdır. Ben asker annesini de ziyaret etmiştim.
Sizce burada bir devlet suçu mu var?
Bakın, bir ülkede devlet iki nedenle meşruiyetini kaybeder. Hatta halkta hükümete karşı ayaklanma hakkı doğar. Bunlardan biri açlıktır. Eğer bir ülkede insanlar aç sabahlıyorsa, eğer babalar eve ekmek götüremiyorsa, insanlar sokakta aç yaşıyorsa o ülkede halkın ayaklanma hakkı doğar. Ebuzer-i Ğifari’nin dediği gibi “aç sabahlayıp da kılıcına sarılmayana şaşarım…” İkincisi can güvenliğidir. Eğer çocuklar kayboluyor, kendilerinden bir daha haber alınamıyorsa, can güvenliğini sağlamakla görevli olan devlet, can güvenliğini bizzat ihlal ediyorsa meşruiyetini kaybeder. Cumartesi annelerinde bunu görüyorum. İnsanların nerede oldukları belli değil. Dolayısıyla devlet, büyük oranda meşruiyet kaybına uğruyor. Ben 12 Eylül 1980’de Mamak askeri cezaevinde 1 yıl yattım. Tesadüfen çıktık. Her gün ya kaybolacağız ya da öleceğiz endişesiyle yaşadık. Bizzat kaldığım koğuşta çuvallar içinde, kafası yarılmış, her yerinden kan sızan bir sürü insanının götürüldüğünü gördüm. Devletin meşruiyeti o an ruhunuzda biter.
Siz hangi davadan yattınız?
Akıncı Gençlik davasıydı. Biz spor kampında yakalandık. “Devlete karşı ayaklanıp şeriat devleti kuracaklardı” dediler. Kayseri’den Mamak cezaevine götürdüler. Cezaevine yağmur gibi insanlar gelmeye başladı. Bütün örgütler için işkencehaneler kuruldu. İlk mahkemede beraat ettim.
İhsan Eliaçık demokrasiden ne anlıyor?
İnsanoğlunun üç tür korkusu var. Bütün sistemler buradan besleniyor. İktisadi korku, siyasi korku, ontolojik korku… İktisadi korku açlık korkusu veya yoksulluk derdidir. Ne yiyeceğim, nerede barınacağım korkusudur. Bu korkunun giderilmesi için çağımızda sosyalizm iyi bir başlangıçtır. Siyasi korku yarın başıma ne gelecek, şunu söylersem polis gelip beni alır mı, bunu söylersem devlet ne der korkusudur. Bu korkunun yenilmesi için de çağımızda demokrasi iyi bir başlangıçtır. Derinleştirilmiş demokrasi siyasi korkuların yenildiği yerde vardır. Halk iktidarı kendi rızası ile seçer , denetler ve değiştirir. Ontolojik korku ise ölünce ne olacağım, ben kimim ve bu hal neyin nesi, mezarın öbür tarafında ne var korsudur. Bunun için de maneviyat ve irfan iyi bir başlangıçtır. Bu üçünün sinerjisinden yeni bir dünya kurulabilir. İnsanoğlu bu korkularını yendiği an gerçekten insanlaşmaya başlar. Bunları Kur’an’da çok sık geçen “Onlar için korku yoktur, üzüntü de olmayacaktır” ayetinin tefsiri olarak da okuyabilirsiniz.
Daha çok sol, sosyalist devrimci çevrelerle ilişkileriniz var. Arkadaşlarınızın büyük çoğunluğu soldan.
Benim büroma soldan komünist, devrimci, anarşist birçok insan gelir. Sohbetlerimiz uzun sürer. Ateist çevrelerden insanlar gelir. Bu çevrelerden iyi anlaştığım insanlar var. Ankara, İstanbul, Kocaeli gibi yerlerde İslam, sol ve kapitalizm üzerine paneller düzenlendi. Bu paneller katılıp konuşmalar yaptım. Çağırıldığım da gidiyorum.
Siz mi onları değiştirmeye çalışıyorsunuz, onlar mı sizi?
Ben kimseyi değiştirmeye çalışmıyorum. Diyorum ki, sakın hidayete ermeyin (!). Solculuğu bırakıp İslamcılığa dönmenize gerek yok. Solcu olup da hidayete erenler, İslami cemaatlere takılıp abdestli kapitalist olup çıkıyorlar. Buna gerek yok. Bulunduğunuz yerde durun, ekonomi- politik olarak daha doğru yerde duruyorsunuz. İslamcılardan daha iyi bir yerdesiniz. Ama yapmanız gereken bir iş var. Dine karşı, İslam’a karşı aydınlanmacı söylemi bırakın. Aydınlanmanın getirdiği din tanımını terk edin. Aydınlanmacı Marksizmden kurtulun. Aydınlamacı Marksizm din bir inanç meselesidir diyor. Bu Avrupalıların Hıristiyanlığa karşı bir çözümüydü, Kilise her yere karışıyordu. Aydınlanma buna karşı çıktı. Aynı şey İslam için geçerli midir? İslam bir vicdan işi değil; vicdanla başlayan bir iştir. Ben İslamcılara Bakunin, Proudon, Marks, Engels okuyun, zihin dünyanızı bu söylemlere açık tutun, çekinmeyin diyorum. Solculara da Kur’an’ı okuyun, iç dünyanızı Allah’a açın, çekinmeyin diyorum. Herkes durduğu yerde kendini yenileyebilir, kendi doğrularını bulabilir, bir yerden bir yere dönmeye gerek yok.
Çalıştırdığınız yayınevinde elde ettiğiniz geliri çalışanlarla bölüştüğünüz söyleniyor, doğru mu?
Evet, ben patron değilim. Yayınevine giren para, elektrik, su, kira vb. giderler çıktıktan sonra kimin ihtiyacı varsa alır. Kitapların baskı masrafları infak sistemi ile dönüyor. Bazıları hariçten para yardımı yapmak istiyor. Hayır, ben kabul etmiyorum, onları başka yerlere yönlendiriyorum. Sermayem yok. Kitap basıldıktan sonra geliriyle ihtiyaçlarımızı karşılıyoruz. Sermaye biriktirmiyorum, sermaye biriktirilmesine de izin vermiyorum. Çalışanların ihtiyaçları karşılandıktan sonra, fazla varsa kapıdan giren ilk ihtiyaç sahibine veririm. Asla üzerimde tutmam, bekletmem. 20 tane kitap yazdım, bu kitapların hepsi Allah, peygamber din üzerine. Kur’an-ı Kerim’i Türkçeye çevirdim, tefsir yazdım. Bu bana göre bir kamu hizmetidir. Hem de en büyük kamu. Bu hizmet üzerinden zengin olunamaz sadece ihtiyaçlar giderilir, fazlası infak edilir. Hz. Muhammed mülkiyetsiz ölmüştür, geriye hiçbir şekilde mülkiyet bırakmamış, ortaklaşacı bir düzen kurmuştur. Böyle yaşar, böyle ölürüz. Kur’an der ki malın mülkün fayda vermeyeceği gün gelmeden önce infak ediniz, yerler ve gökler Allah’tan başkasına mı kalacak?
Sendikal hareketlere destek veriyor musunuz?
Evet, TEKEL işçilerinin yürüyüşlerine katıldım.
Duyduğuma göre 1 Mayıs eylemine de katılmışsınız…
Evet Taksim’deydim. İzin verilmeyen 1 Mayıslara da katıldım. 1 Mayıslarda bolca gaz yedim.
Herhangi bir grupla mı katıldınız?
Hayır, 5-6 arkadaş katıldık. Ben böyle şeyleri destekliyorum.
Katılış amacınız neydi?
Kendimi aydından ziyade yazı emekçisi olarak görüyorum. Ben 30 yıldır yazı yazıyorum. Şu anda piyasada yayınlanmış yirmi kitabım var. Hayatım yazmakla geçiyor. Oradan gelen gelirle geçiniyorum. Dolayısıyla yazı emekçisi olarak bulundum 1 Mayıs’ta Taksim alanında. Bunun yanında çalışanların, emekçilerin, işçilerin yanında yer almam gerektiği için 1 Mayıs’a katıldım. Bu 1 Mayıs’ın özel bir anlamı var. 1977 katliamından sonra ilk defa Taksim’de yasal 1 Mayıs yapılıyordu. Taksim alanı bu gösteriye açılmıştı. Bu önemliydi.
Sağcı değilim dediniz, kendinizi siyasi yelpazenin neresinde görüyorsunuz?
Biz yetişme olarak İslami kesimler içerisinde yetiştik. Gençlik yıllarında “Ne sağdayız ne solda, hak yoldayız hak yolda” derdik. Zaman içinde Türkiye şartlarında geldiğimiz noktanın sağcılık ve kapitalizm olduğunu fark ettim. Ne sağdayız ne solda söylemi abdestli kapitalizm doğurdu sonuçta. 1995 yılında yayınlanan üçüncü kitabımın ismi Devrimci İslam olduğundan da anlaşılacağı gibi o özü sürekli geliştirdim, yeniledim.
Sizi komünistlerden ayıran nokta nedir?
Benim esas dünya görüşüm Tevhid’dir. Dünyaya buradan bakarım. Bu iki ilkede ortaya çıkar: “Lailahe illallah”; Allah’tan başka otorite yoktur demektir. Özellikle “Lailahe” (otoriteye/hegemonyaya hayır) kısmı çağımızda anarşizme yakındır. İkincisi “Lehu’l-mülk”; tüm mülkiyet Allah’ndır demektir ve çağımızda sosyalizme yakın durur. Aramızdaki fark onların metafiziği yok. İktisadi korkuyu yenmede epey mesafe katetmişler ama siyasi ve ontolojik korku noktasında çok zayıf hatta gerideler.
Anarşistler mülkiyeti hırsızlık olarak niteler. Komünistler de birikmiş emek olarak görür. Sizin bakış açınız nedir, bu konuya nasıl yaklaşıyorsunuz?
İhtiyaçtan fazla mülkiyet hırsızlıktır. Ev, binek, ev eşyası gibi yaşamak için zorunlu ihtiyaçlar aslında mülkiyet olmuyor. Fakat Kur’andaki tabirle servet ve kuvvet kaynaklarının yani üretim araçlarının mülkiyetine, tekelde toplanmasına karşı olmak gerekir. İslam’da havaic-i asliye vardır. Kişinin zorunlu ihtiyaçlarına tekabül eder. Eğer mülkiyet denecekse bu kadara izin veriliyor. Mülkiyet kimindir? Ne bireyindir ne de devletindir. Kur’an’a göre mülk Allah’ındır. Yani hiç kimsenin değildir. Anarşistlerin mülkiyet hırsızlıktır sözlerine katılırım. Büyük üretim araçları şahıslara ait olamaz. Çağın totemi Mamon (para), tabusu mülkiyettir. Mülkiyet hak mıdır, görev midir? Henüz bunu tartışan kimse görünmüyor. Benim görüşeme göre İslam’da mülkiyet bir hak değil; görevdir. Havaic-i asliye ise görev değil haktır.
Arkadaşlarınızdan solcularla ne bu muhabbet gibisinden eleştiriler alıyor musunuz?
Ben ezilenlerden, alttakilerden yanayım. İster solcu ister sağcı olsun, ister namaz kılsın ister kılmasın. Şu an ihtiyaç olan solla barışık bir din veya dinle barışık bir sol ortaya çıkarmak. Latin Amerika ülkelerinde bunu görüyoruz. Mesela Paraguay’da da “yoksulların psikoposu” olarak anılan Fernando Lugo, 50 yıllık muhafazakâr iktidarı devirerek işbaşına geldi. Dindar, Hırsitiyan sol bu, bir özgürlük teolojisi. Dünyadaki muhalefetin gittiği yer bana göre burası. Türkiye’de de böyle bir şey olacak. Din ile sol barışacak, buradan küresel hegemonyaya karşı toplumsal muhalefet dalgası yükselecek. Yükselen trend bu. Dinle barışık olmaktan öte ondan ilham alan, kapitalizme, neo-liberal politikalara karşı çıkan, sosyal adaleti savunan, yoksula sahip çıkan bir akım lazım.
Yeni kurulan HAS Parti hakkında ne düşünüyorsunuz ?
Yeni bir denemedir. Günümüz Türkiyesinde siyasi boşluk dindar –liberal boşluk değildir. Bu AK-Parti tarafından dolduruldu ve zamanı doldu bence. Bundan sonra AK-Parti’nin önemi azalacak. Ya AK-Parti yükselen trendi görüp sosyal adalet veya sol politikalara doğru evrilecek, ya CHP soldan dine doğru açılım yapacak, ya da HAS-Parti örneğinde olduğu gibi dinden sola doğru bir açılım gelecek. Latin Amerika ülkelerinde olduğu gibi hem “din” kökenli hem de adına çağımızda “sol” denilen sosyal adalet politikalarına ağırlık veren partiler yükselecek, ben gidişatı böyle okumaktayım. HAS Parti buna aday görünüyor.
CHP burada nerede duruyor?
Tabi benim dediğim partilerin aşan bir şey, daha geniş sosyal-toplumsal akımdan bahsediyorum. CHP içinde ise değişik görüşler var. ‘Şöyle kabul edebileceğimiz bir din yorumu nasıl olur?’ arayışı içindeler. CHP’nin bu konuda pragmatist olduğunu düşünmüyorum. ‘Birileri bize bir din anlattı, anlattıkları dinle biz bir türlü barışık olamadık, ama senin anlattığın din farklı’ diyorlar. Ben de onlara diyorum ki Kur’an’ı kendiniz okuyun, Allah sizin de Allahınız, Kur’an sizin de kitabınız. İmam hatiplilerin, ilahiyatçıların, diyanetin, türbanlıların, cemaatlerin, tarikatların tekelinde değil ki. Pireye kızıp yorgan yakılır mı?
Kürt sorunu konusuna yaklaşımınız nasıl?
Kürt sorunu, bana göre bir adalet ve eşitlik sorudur. Temelinde yatan psikoloji de gurur ve onurdur. Sorunun tıpkı başörtüsü sorununda olduğu gibi psikolojik bir hal aldığı görüşündeyim. Türk’ün gururunu incitmeden, Kürt’ün de onurunu çiğnetmeden bu meseleye çözüm bulunabilir.
Bu işte çözümün merkezi ise devletin çelik çekirdeğidir. Ankara’daki çelik çekirdek yapı var ya, onu ya içeriden birileri dönüştürecek veya kamuoyu bu yapıyı dönüşüme zorlayacak. Peki, neyi dönüştürecek? Öncelikle bakış, zihniyet, felsefe, buradan başlanacak. Bir kere T.C’nin temel kuruluş felsefesinde bir değişiklik yapılacak. “Türk devleti” olmaz, bundan vazgeçilecek. “Türk devleti” olursa “Kürt devleti” de olur. “Türkiye” olursa “Kürdistan” da olur. Niye olmasın? Hangi gerekçeyle olmaz? Sen diyorsun ki, burası Türklerin ülkesidir. 1922’lerde çıkan bir kararnameyle “Kürdistan” kelimesi yasaklanmış, daha önce vardı. “Kürdistan mebusu Arif efendi” diye telaffuz ediliyordu. Ulus-devlete geçilince bu söz anormal karşılanmaya başlandı. İmparatorluktan kalan topraklara sahip çıkalım, buraya “Türk” diyelim dediler. Bunun tutmadığı, tutmayacağı görüldü.
Bu topraklar etnik dayatmaları kaldırmıyor. Devletin kendisine “Türk devleti” demekten vazgeçmesi lazım. Ne desin? “Adalet devleti” desin. Devletin anayasal metinlerinde “Türk” veya “Kürt” dahil herhangi bir etnik köken, “İslam” dâhil herhangi bir din, “Sünnîlik”, “Alevîlik” dahil herhangi bir mezhep, “Atatürk” dâhil herhangi bir şahıs ismi geçmemelidir. Bunların devletin anayasal metninde yer almaması lazım. Toplumsal varlık olarak sosyolojide yer alır bunlar. Ortak anayasal tema bağımsızlık, cumhuriyet, demokrasi, adalet, özgürlük, kardeşlik, eşitlik, hak, hukuk, emek vb. olmalıdır. Buna “gayri şahsi egemenlik” diyoruz. Devlet herkesin ortak devleti olmalıdır. Coğrafi anlamda “Türkiye” ve “Kürdistan” adı aynı anda kullanılabilir. Bu, iki devlet olacağı anlamına gelmez. Ortak ülke ve devletin coğrafi bölgelerini ifade eder. “Buralar Türkçe, şuralar Kürtçe konuşan illerimiz” manasındadır.
“Kürt sorununun kökeninde feodalite var, ekonomik yatırımlar yapılmalı, bölgenin kalkınması lazım” vb. görüşler öne sürülüyor. Kürt sorunu esas itibariyle ağır derecede adalet ve eşitlik ihlalinden kaynaklanan bir “onur” sorunudur. Kürdün onurunu iade edeceksiniz. Bu ekonomi ile falan olmaz, orayı kalkındırmakla da olmaz. Hadi kalkındırdın, adama Kürt demiyorsun. Burada bir onur çiğnenmiş, bunun iade edilmesi gerekiyor. Çiğneyenler tarafından iade-i itibar edilmesi lazım. Benim inanç ve zihin dünyamda “Kürt yok” demekle “Allah yok” demek aynı şeye tekabül eder. Çünkü diller, kabileler ve halklar Allah’ın ayetleridir.
Türkün gururu kendini aldatmamalı. Kürt kardeşlerini dünyanın çakallarının kucağına itmemeli. Merhametle ve şefkatle yaklaşmalı, daha çok gayret ve fedakarlık egemen kavme düşer. Kürt de onurunu yanlış yerde aramamalı, ekmeğini yeyip suyunu içtiği topraklara ihanet içine girmemeli. Başbakan kuvvet komutanlarını toplayıp Diyarbakır Ulu Camii’de namaz kılabilmeli, bir Kürdün düğününe gitmeli, bir Kürt çocuğuna örneğin Dilan ismini verebilmeli. “Kürdistan Türkiye’nin güneydoğusuna denir, aynı vucudun gövdesi ve pazusu gibidir bunlar” diyebilmeli. Devletin resmi dili Türkçe olmakla beraber Kürt anadilinde eğitim ve öğretim görebilmeli.
Öcalan’a gelince, kendisinin muhatap alınmasını istiyor. Beni muhatap alacaksanız diyor, beni muhatap almazsanız bu sorun çözülmez diyor. Dağa 30 bin adam gömdüm, bu benim hakkım diyor. Vura vura bir şekilde gelmiş bu noktaya. Bu bir gerçektir. Bu gerçekle İspanya’da ETA, İngiltere’de İRA örneğinde olduğu gibi yüzleşecek misiniz? Öcalan’ın bütün mesaisi şu an kendinin muhatap alınması. PKK, devleti bu noktaya zorluyor. Sen kenara çekil diyerek açılım yaptığınızda silaha sarılıyor. Zorla ilişkiye girme olarak görüyor. Bensiz çözemezsin, sabote ederim diyor. Bakın, bir gün bu ülkede resmi sıfatları “Kürdistan milletvekili” olan siyasi temsiliyetler olacak. Bu olsun PKK kökenli olanların yarıyı bile bulmadıklarını görecekseniz.
Ben bölünmeye kesin karşıyım. Kardeşlik ve eşitlik içinde ortak ülke, ortak devlet ve ortak yurttan yanayım. Bunun dışında devletin ismi, ülkenin adı, coğrafi isimler dahil her şey değişebilir. Bütün bunlar bu topraklar bir arada dursun diye var değil miydi? 1921 anayasasının ruhuna dönülmeli ve oradan kalkarak ülke, devlet ve toprak yeniden inşa edilmelidir. Bu, Türk’ü ve Kürd’ü birarada tutan bir ruhtur, bu orada var. Aksi halde Kuzey Kore-Güney Kore, Doğu Almanya-Batı Almanya, Güney Yemen-Kuzey Yemen gibi parçalanma ardından da dağılma kendini dayatır.

Bir yanıt yazın