Rota Haber Söyleşisi 1. Bölüm: “MİT bütün fırıldakların merkezi olmuş”

R

Malum Ramazan ayını idrak etmekteyiz. Dini meseleler merkez medyada sadece Ramazan ayında gündeme gelir. Televizyonlarda, gazetelerde ilahiyatçılar bol bol boy gösterir. Ancak konuşulan konular “sakız orucu bozar mı?” yüzeyselliğinden öteye geçmez. Zaten medyada karşımıza çıkan ilahiyatçılar da dini meseleleri genelde yüzeysel biçimde anlatırlar. Anlattıkları şeyler de büyük ölçüde teferruattan öteye geçmez. Ancak farklı ilahiyatçılar da yok değil. Recep İhsan Eliaçık hoca da bunlardan biri. 

Eliaçık gündeme Gezi olaylarında “Antikapitalist Müslümanlar Hareketinin” fikri önderi olarak geldi. Tabii ki ilk kez bu olaylarla ortaya çıkmış değil. Zira 20 kitabı olan ve ciddi bir kitleye hitap eden bir araştırmacıdır Eliaçık. 

Eliaçık’ın görüşleri ve düşünceleri sarsıcıdır. Sıradan ilahiyatçılar gibi konuşmadığı için toplum tarafından “persona non grata” yani istenmeyen adam gibi görülüyor olabilir. Fakat kendisinin iddiasına göre o daha önce İslam’ın önemli önderlerinin söylediği şeyleri tekrar ediyor. 
Yani yeni şeyler söylemediğini, bilakis Kur’an’da yer alan ve yaşanmış doğru İslamiyet’i anlattığını özellikle vurguluyor. Eliaçık’ın bilhassa fıkıh konularındaki görüşlerini kabul edip hazmetmek, günümüz Müslümanları için çok mümkün görünmüyor. Ancak bu ilginç görüşleri büsbütün reddetmek yerine bence kulak verip ne demek istediğini anlamak gerekiyor.
Eliaçık ile Fatih’te sahibi olduğu İnşa Yayınları’nda görüştüm. Sahibi diyorum fakat böyle bir hali yoktu. Eliaçık İnşa Yayınları’nda ilginç bir sistem kurmuş. Burada çalıştırdığı insanlar genelde sokak çocukları ve (Afrikalı ve Suriyeli) göçmenler… Ancak onları sömürmek için değil, onlara fırsat vermek için çalıştırıyor. Bu ülkede bulunup da yaşama fırsatı olmayan insanlara tutunma şansı sunuyor. Onlarla patron-işveren ilişkisi içinde olmadığını gözlemledim. Kendi deyimiyle, “yayınevi için gerekli olan ve zaruri ihtiyaçları çıkardıktan sonra geri kalan gelirleri burada çalışan arkadaşlarıyla paylaşıyor”. Bu, Eliaçık’ın yaşam biçimi ve ekonomi felsefesi aynı zamanda. “İhtiyaçtan fazlasını bağışlamak” olarak özetlenecek Kur’ani düsturu benimsiyor. 
Eliaçık’ın birbirinden kışkırtıcı görüşlerini ve sarsıcı düşüncelerini dikkatle okumanızı temenni ediyorum. Söyleşi uzun olduğundan ikiye böldüm. Bugünkü bölümde genelde fıkhi konular yer alıyor. Yarın ise siyasi ve içtimai konulara ve gündeme değineceğiz. 
Lafı daha fazla uzatmadan sizi İhsan Eliaçık hoca ile yaptığımız söyleşiyle başbaşa bırakıyorum…
Sizin bir teziniz var. Din yaşamdan ibarettir diyorsunuz. Bu ilkeleri de Musa Aleyhisselama verilen ve Neml Suresi 12. Ayet’de yerini bulan 9 kuralla açıklıyorsunuz. Bu durumda ibadetler füruat mı? Yani yapma zorunluluğu yok mu?
Biz din ve ibadet kavramına bir tanım getiriyoruz. Bu getirdiğimiz tanım çerçevesinde anlaşılması lazım. Kur’an’da din ve ibadet, şu anda piyasada yaygın olan şekliyle kullanılmıyor. Din yaşam biçimi olarak kullanılıyor. İbadet de hayatın içinde yaptığımız iyi işler anlamında kullanılıyor. Bunlara bir de ek olarak nüsuk ya da menasik diye bir kavram var. Biz ibadet ile nüsuku birbirinden ayırıyoruz. Bu ayrım ne dini çevrelerce, ne ilahiyatça ne de diyanetçe hiçbir yerde yapılmıyor. İkisi birbirine karıştırılarak anlatılıyor. Nüsuk tekrar edilen hareketler demek. Batı dillerinde buna aşağı yukarı ritüel deniliyor. Klasik fıkıhta hacta yapılan işlere genellikle menasik deniliyor. Fakat İslam’daki ritüellerin tamamı hacda zaten yerine getiriliyor. Dolayısıyla Kur’an’da kullanıldığı yerleri de araştırdım. Sekiz yerde nüsuk kelimesi kullanılıyor. 278 yerde de ibadet kelimesi kullanılıyor. Nüsuk kelimesinin kullanıldığı yerlerde Namaz, oruç, hac, kurban gibi ifadeler geçiyor. Ama ibadet kelimesinin kullanıldığı 278 yerde namaz, oruç, hac, kurban geçmiyor. Mesela hahamlar ve rahiplere ibadet etmek, Peygamberlere ibadet etmek, şeytana ibadet etmek, tağuta ibadet etmek gibi kavramlarda kullanılıyor. Kullanılan yerler oldukça farklıdır. Din, ibadet ve nüsuk ayrımından yola çıkarak, Kur’an’da geçen namaz, oruç, hac, başörtüsü gibi hükümler ibadet olmuyor bu tanıma göre. Bunlar nüsuk oluyor. Yani Müslümanların yerine getirmesi gereken bir takım ritüeller oluyor. Evet hepsi teferruattır. Dinin aslı o 9 kuralda ortaya çıkıyor. Onların hepsi de insan haklarıyla ve insanların birbirilerine karşı davranışlarıyla ilgili konular oluyor. Diğerleri ise kişinin Allah ile arasındaki bir şeydir. Nüsukların hiçbirinin cezası yoktur.
Nasıl oluyor? Bu nüsuklar da farz değil mi, Allah’ın emri değil mi? Nasıl cezası olmaz?
Kur’an baştan sonra Allah’ın emridir. Evet bunlar da Allah’ın emridir ama İslam’ın şiarı değildir. Namaz kılmayana ceza yoktur. Oruç tutmayana ceza yoktur. Hacca gitmeyene ceza yoktur. Başörtüsü takmayana ceza yoktur. Bunların cezası da yoktur, kazası da yoktur. Şahsidir, özeldir ve gönüllüdür.
“Din ve ibadet denince neden namaz, oruç, hac, başörtüsü, cüppe, sakal vs. birkaç şeklî ibadet ve görüntüden başka bir şey düşünülemiyor?” diyorsunuz. Peki ne gelsin akıllara?
Doğruluk, dürüstlük, ahlak, adalet, yalan söylememek, adam öldürmemek, emeği çalmamak, kul hakkı yememek, alın teriyle geçinmek akla gelmeli… Niye din deyince bunlar akla gelmiyor da, hemen namaz, oruç, hac akla geliyor? Ben bunların hiçbiri Kur’an’da yok demiyorum. Vardır. Ama şu anki dindarların abarttığı kadar birinci sırada değildir. Birinci sırada olması gereken diğerleri olmalıdır. Dinin yapılması gereken ilk 15 tane emri derseniz, ilk 9 sırada o Musa’ya verilen ayetler gelir. İslam’ın beş şartı falan diye bir şey yok. Kolaylık olsun diye alimler tarafından sıralanmış. Beş şart, otuz iki farz var, elli iki farz var falan… Doğru olmak, dürüst olmak, haksızlığa itiraz etmek, kul hakkı yememek, yalan söylememek, faiz yememek, zina işlememek… İşte bunlar da İslam’ın şartı. İslam şartı denildiği zaman bunları da sıralayabilirsiniz.
Kur’an’da bir Kurban haritası çıkarıyorsunuz. Ama sonunu muğlak bırakmışsınız. Kur’an’da hayvan boğazlamak anlamında kurban yok mu?
Kurban Hac ile sınırlıdır. Hayvan kesilmesi istenmiyor. Kurban ayetleri haritası diye bir yazım var. Uzun uzun açıklamıştım. Benim görüşüme göre hacca gitmeyenlerin kurban kesmesine gerek yok. Bayramda illaki kurban kesmeye gerek yok. Kurban bayramında illaki kurban kesmeye gerek yok. Kurban yakınlaşmak demek. Eşinle, dostunla, komşunla, akrabalarınla, çoluk çocuğunla yakınlaşıp muhabbet ortamı oluşturup, garibanları bulup yardım etmektir. Peygamberimiz bir kere kurban kesmiştir. Onu da hacca gitmeye niyetlenip de gidemediği zaman kesmiştir. Sanıldığı gibi değildir yani. Peygamberimiz zamanında her yer böyle kan gölü oluyor falan değildi. Kur’an’da Kurban ayetlerini tek tek inceledim. Bir çoğu parantez içindedir kurban kelimelerinin. Kur’an’da geçmediği halde meallere geçirilmiştir. 10 yerde geçiyorsa kurban sekiz tanesi parantez içindedir. Üzerinde Allah’ın adı anılanlar deniliyor mesela. Bunu kurban olarak yazıyorlar. Halbuki kurban demiyor. Üzerinde Allah isminin anılması çok eski bir kültür. Ta Sümerlerden beri gelen, Kabe’de yerleşik bir kültür. Kabe’ye getirilen canlı hayvanların Allah’a adanmasıdır. Allah malı, kamu malı haline gelmesi ve yoksullara gidecek mal olarak tayin edilmesidir. İki tane deve getiriliyor Kabe’ye bağlıyor, bunu Allah’a adadım diyor. Yoksullar gelecek, o iki deveyi ihtiyacı olan alacak.
Bu kamulaştırmaya benzedi…
Ha çok güzel söylediniz. Bu gerçek kamulaştırmadır işte. Adamın malını Kabe’ye getirip kamulaştırması ve ihtiyacı olanların gelip onu oradan alması demektir. Şimdi üzerinde Allah’ın ismini anarak kesin deniyor. Kesin denmiyor ki, canlı canlı getir hediye et deniyor. Kabe’ye getirilip hediye edilen kurbandır. Hidayete eren kişi hediye eder. Hidayet ile hediye arasında kelime bağlantısı var. Hidayete eren paylaşmaya başlayan kişidir. Hediye etmeye başlayan kişidir. Hiçbir şey vermeden hidayete ermiş olamazsın yani. Bizim Müslümanlarda bir de böyle bir şey var. Bir kişi için hidayete erdi derler. Peki ne yaptı? Namaz kıldı, oruç tuttu, çarşafa girdi hidayete erdi… Ama hiçbir şey vermemiş. Kendinden ne verdi? Hidayete erenler hediye vermeye başlar. İslam paylaşma dinidir. Vermediğin sürece, paylaşmadığın sürece doğru yola da girmiş olmazsın, hidayete de ermiş olmazsın. Namaz kılınca hidayete erilmez… Sadece seninle Allah arasında olan, bana göre yalnız yaptığında daha güzel olan namaz kılmak ile hidayete erilmez… Bir karanlık köşede, kimsenin görmediği yerde yakaran secde eden birisi daha dindardır bence. Mescide namaz için değil toplantı için toplanılır.
Kur’an’ın kadın yorumu da sizde farklılık gösteriyor. Kur’an’a göre kadın örtünmek zorunda mı? Dahası “darb” yani dövmek yoktur diyorsunuz. Bu konuda bütün İslam alimleri müttefik mi?
Kur’anda örtünmek var ama dövmek yoktur. Örtünmek vardır ama nasıl? Bu örtünmeye başörtüsü dahil midir değil midir tartışmalıdır. Başını örtmeyen kişi de örtünmüş olabilir. İllaki başını örtmesi şart değlidir. Kur’an’da örtünme yok dediğim anlamına gelmez. Mü’min kadınlar dışarı çıkarken üzerlerine örtülerini alsınlar diyor. Bu örtüye baştaki saçı örtmek dahil midir değil midir? Ayetin kendisine bakarsan destekleyici diğer ayetlerle desteklenmesi lazım. O da bir yerde geçiyor. Örtülerini başlarından aşağı salsınlar mı diyor, omuzlarını örtsünler mi diyor? Sadece omuzlarını mı örtsünler diyor. İfade muğlaktır. Kapalıdır. Ben bu kapalılığın bilerek yapıldığı görüşündeyim. Yani başını örten ve açanlar sıkıntıya girmesin diye… Saçını açarak da bu iş olur. Şahsa bırakılmıştır. Başını örtmek istiyorsan saçını örterek de yapabilirsin. Bu tamamen şahsa bırakılmıştır. Ben çok görüyorum, saçı açık olduğu halde çok güzel örtülü kadınlar var. İnsanın gözünün içine sokmadan giyiniyorlar ama saçları açık. Ben bunlara örtüsüz diyemem. Başını örttüğün halde de çıplak olabilirsin. İnsan görünce şaşırıyor. Madem böyle giyineceksiniz başınızı neden örtüyorsunuz. Israrla bir başörtüsü vurgusu var. Örtü sadece fiziken, kumaşla değildir. Ruhla ahlakla, takva elbisesi diye bir kavram var Kur’an’da. Önemli olan zihnen örtünmektir.
Bir de erkeklerin örtüsünden söz etmek lazım. Biz erkekler hep kadınları örtmekle meşgulüz. Peki bizim zihnen tesettürümüz ne olacak?
Erkekler sorumlu hissetmiyor. Halbuki Kur’an’da “onlara söyle gözlerini harama bakmaktan sakınsınlar” diyor. Bu emir hem erkeklere hem kadınlaradır. Bence gözlerini güzel bakmaya alıştırsınlar ve kendileri için meşru olmayan kadın ve erkekleri kendi anneleri bacıları kardeşleri gibi görsünler diye anlıyorum. Merhamet ve şefkatle baksınlar demektir. Bunun dışında Kur’an’da kadınlara üç şey daha söyleniyor. Konuşurken düzgün konuşsunlar diyor mesela. Yürürken cahiliye dönemi kadınları gibi yürümesinler diyor. Bir de dışarı çıkarken üzerlerine örtülerini alsınlar diyor. Bunlar erkeklerden fazla olarak kadınlara emredilmiştir.
Kadınları dövme meselesinde ne diyorsunuz peki?
Darb ayeti vardır Kur’anda… Bu dövmek değildir. Ben bunu geçici ayrılık olarak yorumluyorum. Kelimenin öyle bir anlamı var. Çağdaş Arapça’da da “darabe” kelimesi, yeryüzünde geçici olarak sefere çıktığınızda “darabtu fil’arz” deriz. Bir  yerden geçici olarak ayrılmak anlamına geliyor. İşte Kur’an’da kadınlarla ilgili olan ve dövme olarak algılanan ayet “evleri geçici olarak ayırmak” manasındadır. Kadın ve erkek arasındaki şiddetli geçimsizlik durumunda beş şey yapılması öneriliyor. Birincisi oturup konuşmak, ikincisi evde yatakları ayırmak, üçüncüsü evi ayırmak yani evden bir müddet ayrılmak, dördüncüsü hakemler çağırmak beşincisi ise talak  yani boşanmaktır. İşte darb dediğimiz şey bu beş aşamanın üçüncüsü olan evleri ayırmak yani kadın ve erkeğin bir süre farklı evlerde yaşamasıdır.
Çok eşliliği muhafazakar zamparalığa dini kılıf olarak yorumluyorsunuz. Bugün de çok yaşanıyor bu… Muhafazakarlar ise ellerinde olan bir hakkı kullandıklarını öne sürüyorlar. Nasıl hallolur bu mesele?
Muhafazakar zamparalığa dini kılıftır çok eşlilik. Benim görüşüme göre Kur’an’da çok eşlilik diye bir şey yoktur. Dörtle sınırlandırma diye bir şey de yoktur. Dörde kadar izin verme diye bir şey de yoktur.
Ne vardır öyleyse?
Teke indirme vardır. Kur’an’ın hitap ettiği toplum zaten çok eşli bir toplumdur. Peygamberin kendisi dahil sahabelerin bir çoğu çeşitli savaşlar neticesinde kadın nüfusunun fazla olmasından, kadınların çalışabileceği bir iş sahası olmamasından, kadın pazarları cariye pazarları kurulduğundan dolayı, savaşlarda esir güvencesi sağlayan teşkilat olmadığından dolayı çok eş almışlardır. Gidiyorsun savaşta bir yeri basıyorsun erkeklerini öldürüyorsun, kadınlarını götürüp pazarda satıyorsun. İslam’dan önce durum buydu. Böyle bir ortam yani. Bu ortamda Orta Arabistan poligaminin yani çok eşliliğin olduğu bir toplumdur. Kur’an, çok eşliliğin, efendi köle ilişkisinin olduğu, zengin yoksul arasındaki uçurumun had safhada olduğu, kadınların alınıp satıldığı, kölelerle aynı sofraya oturulmayan, faizle insanlara borç verilip ödemeyenlerin erkeklerinin köle yapıldığı, kadınlarının fuhuşhanelerde çalıştırıldığı, savaşta yenilince köle olduğun bir topluma gelmiştir. Böyle bir topluma Kur’an-ı Kerim gelmiş. Bu toplumu efendi köle ilişkisinden arındıran, insanların azat edildiği, tek tek insanların Adem ile Havva gibi çiftler olduğu, zengin yoksul uçurumunun yok olduğu, herkesin elinin iş tuttuğu, kimsenin kimseyi sömürmediği, araya sınırlar ve sınıfların girmediği bir topluma dönüştürmüş… Yedinci yüzyılın katı feodal toplumunun içinde böyle bir toplum oluşturulmaya çalışılmış. Dolayısıyla Kur’an’da kölelik yoktur ama hitap ettiği toplumda vardı. Kur’an’da çok eşlilik yoktu ama hitap ettiği toplumda vardı.
Kur’an’daki çok eşlilik ayeti ne olacak peki?
Kur’an hitap ettiği çok eşli toplumu teke indirme amacıyla o ayetleri göndermiş. O ayetin tam çevirisi bence şudur. Nisa 3. Ayettir. Taaddüdü zevcat ayeti olarak bilinir. Yetimlerin malına el uzatmayın diye başlıyor. Konu bir kere yetimlerle ilgili. Çok eşlilikle ilgili değil. Neden öyle? Çünkü Müslümanlar Bedir’den sonra Uhud’dan sonra aralarında bir sürü dul kadın ve yetim ortaya çıktı. O kadınlarla evlendiler. Her birinin bir çok eşi oldu. Bir adamın yanında diyelim 4-5 kadın var, onunla beraber de 15 yetim geliyor. Bunun neticesinde geçim sıkıntısı ortaya çıktı. Şöyle düşündüler. Bu yetimlerin anne babalarından kalan malları, hayvanları var… Bunları kendi malımız gibi görerek diğer aile fertlerine de harcayabiliriz dediler. Yetimlerin malını da kullanmaya başladılar. Buna kalkışınca bu ayet indirildi. Yetimlerin malına el uzatmayın denildi. Buna hakkınız yok denildi. Eğer adaletsizlikten korkuyorsanız o zaman o evlendiğiniz kadınlardan dörder, üçer ve ikişer azaltarak evlenin hatta bire indirin. Böyle  yaparsanız çok kadın almanın getirmiş olduğu geçim sıkıntısından kurtulursunuz. Daha rahat edersiniz böylece adaletsizlik yapmamış olursunuz. Buradan çok eşliliğe ruhsat veriliyor denilir mi? Onlar zaten çok eşli… Şimdi şu anda günümüzde, bir Müslüman tek eşli ise Kur’an’ın amacını yerine getirmiştir. O bu ayetin muhatabı değildir. Bu ayetin muhatabı hala çok eşli olanlar varsa onlardır. Adam hala dört eşli ise bire indir diyor.
Şu anda bir evlilik yapmakta bile zorlanan insanlar varken, bu konunun tartışılması ilginç değil mi?
Dediğiniz gibi şu anda zaten bir kadınla evlenmek bile çok zor. Eğer malları çoksa Müslümanların ve iyilik yapmak istiyorlarsa yol da bellidir. Bir adam diyelim parası çok. Dört kadınla evlenebilecek durumda. Ben onlara diyorum ki gel böyle bir akılsızlık yapma. Dört kadınla evlenip de mutlu olan görmedim. Kavga gürültü kıskançlık alıp başını gidiyor. Hayatı zehir oluyor. Bunlara önereceğim yol şudur. Evlendiğiniz tek eşinizle mutlu olmaya bakınız. Onunla konuşma ve diyalog yolları arayınız. Allah bir Adem ile bir Havva’ya birbirlerini mutlu edecek gücü kuvveti ruh halini vermiştir. Siz eğer paranız çoksa evlendiğiniz eşinizin yerine ikinci üçüncü dördüncü eş almayı düşünmeyi bırakın, bir tane eşle bile evlenemeyen ve fakat birbirini seven bir sürü genç var. Onları evlendirin. Onların evlenmelerine önayak olun. Düğünlerini yapın, mobilyalarını alın, evlerini tutun… Çocuklar evlensin… Niye paran olduğu zaman hep kendini düşünüyorsun? Hemen böyle ikinci üçüncü… Hidayete ermek istiyorsan bir sürü birbirini sevdiği halde parası olmadığı için evlenemeyen genç var. Onları evlendirin… Kur’an’ın emridir bu. İçinizdeki bekarları evlendirin diyor. Asıl bu farzdır. Al sana farz… Kur’ani bir emir…
Gelelim sizin en sık anlattığınız “ihtiyaçtan fazlasını infak” meselesine. Bunu çoğu yerde namazdan daha önemli görüyorsunuz. Hatta Kur’an’daki salat kelimesinin “yardımlaşma” olduğunu belirtiyorsunuz. Ancak bunu sizden başka diyen yok gibi. Sadece sizin dile getirdiğiniz bu yorumun isabetli olma ihtimali nedir?
İslam tarihinde böyle yorumlar var. Ki Kur’an’ın kendisi bir kere böyle söylüyor. Biz Kur’an’dan ayetler söylüyoruz. Bakara 219. Ayet… “Sana neyi infak edeceklerini soruyorlar de ki ihtiyaçtan fazlasını…” Bu Türkiye’de seksen tane meal var. Açıp okunabilir. En az yetmiş mealde ihtiyaçtan fazlası kavramı kullanılıyor. Bazıları gönlünüzden yettiğince verin diye çeviriyor ama en az seksen mealin yetmişinde ihtiyaçtan fazlasını verin diye çevriliyor. Bu bütün İslam dünyasının her yerinde yapılan çevirilerde böyledir. Salat ise tam karşılığı destekleşmedir. Bu kelimenin köküne indiğimizde bunu görüyoruz. Destekleşme kelimesi Türkçe’de pek kullanılmıyor. Onun yerine yaygın yaşayan Türkçe’de kullanılan yardımlaşma ve dayanışma kelimesi var. Mesela Türkiye’de 27 bin tane dernek ismi var. Sonları hep Eğitim, Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği diye biter. Şimdi Salat da tam olarak budur işte. Birbirini eğitmek, yardımlaşmak ve dayanışmaktır. Kur’an’ı Kerim’de namaz anlamında kullanılan çok az kısım var. Onu da kabul ediyorum. Güneşin hareketleriyle beraber salat, tesbih ve tenzih kelimeleri kullanılıyor.  Güneş doğduğunda, yükseldiğinde ve karanlık bastığında gibi ifadeler var. Bunlar eski dünya dinlerindeki güneşin doğuş yükseliş ve batış zamanlarında tapınaklarda ritüel icra etme kültürü ve geleneği var. Kur’an bunu da sürdürüyor. Salat’ın bir bölümü de bu anlama geliyor. Salat kelimesi 130 yerde kullanılıyor. 10 civarında yerde işte böyle tesbih ve tenzih ile beraber geçiyor. Burada bildiğimiz namaz kastediliyor. 130 yerin en fazla 10 tanesinde Salat kelimesi namaz anlamında kullanılırken geriye kalan 120 yerde ise bizim dediğimiz dayanışma anlamında kullanılıyor. Ama bunların hepsi namaz gibi çevrilmiş işte biz buraya itiraz ediyoruz. Salat’ın bir de zekatla zikredilen yerleri var ki tam da bizim dediğimiz manayı ifade ediyor. “Akimussala ve atuzzeka” işte bu Kur’an’ın belkemiği bir kavramdır. Bunu şöyle çeviriyorlar: “Beş vakit namaz kılarlar ve kırkta bir zekat verirler”… Salatı beş vakitle sınırlandırıyor ve donduruyor zekatı da kırkta bire indiriyor. Halbuki zekat ihtiyaçtan fazla olan şeydir. Fazlalaşan şeydir. Kelime anlamı da o zaten. Adamın kavrayışı fazlaysa zeki diyoruz. Zeki adam yani kavrayışı diğerlerinden daha fazla. Oradaki “Akimussala ve atuzzeka” ayetini şöyle anlamak gerekiyor: Yardımlaşma ve dayanışmayı ayağa kaldırırlar. İkame ederler. Fazla olanı da verirler. İslam tarihinde Hasan-ı Basri hazretlerini araştırsınlar. Her ümmetin bir putu vardır. Bu ümmetin putu da maldır diyen biri… Aynı zamanda kişinin beş bin dirhemden fazla parası olamayacağına dair fetva vermiştir. Bir yıllık ihtiyaçtan fazlasını elinde tutamaz demektedir. Hazreti Ali’de de vardır 4 bin dirhem sınır. Peygamberimizde de vardır hakeza. Ebuzer El Gıfari Peygamberin yolundan ayrılıp ihtiyaç fazlası değil de kırkta bir olduğunu söyleyenlere karşı çıkmıştır. Diyor ki siz neden kırkta bire indiriyorsunuz zekatı. Kur’an’da öyle bir şey yok diyor. Kırkta bir Kur’an’ı Kerim’de Necm suresi 34. Ayette eleştirilir. Azını verir çoğuna cimrice sarılır diyor. Kırkta otuz dokuzuna sarılır, birini verir.. Bu zaten müşriklerin verme tarzıydı. Velid Bin Muğire’yi eleştiriyor bu ayette. Kur’an bunu kaldırdı “ihtiyaçtan fazlası” hükmünü getirdi.
Sizin bir cemaat-ankebut ayrımınız var ki herkes okumalı.. Ancak ütobik bir cemaat tahayyülünüz var. Günümüz cemaatleri bu ütopyayı ne kadar karşılıyor? Peki Ankebut’u karşılayanlar kimler?
Ben ideal olanla yoldan çıkmış olanı karşılaştırıyorum. Ankebut Suresi var Kur’an’da. Örümcek ağı anlamına geliyor. Müslümanlar Medine’ye gelince Peygamber bir mescid açıyor. Orada hayyalelsalah diye okunduğunda bu haydi toplantıya gelin demektir. Geliyorlar namaz da kılıyorlar, toplantı da yapıyorlar. Mescidin kapıları açık. Kapıya kilit falan vurulmuyor. Peygamberin evi de orada. Peygamber’deki cemaat ortamı bu. Orada toplantı yaparken veya namaz kılarken kapı kapatılması gibi bir şey yok. Peygamber orada konuşuyor kapı açık. Yoldan o sırada geçen biri ne diyor bunlar diye merak ederse gelip aralarına karışıp dinleyebilir. Kapalı kapılar ardına çekilme yok. Fiskos dolap çevirme yok. Aleniyet var açıklık var yalansızlık var. Tam gerçek cemaat bu. Fakat münafıklardan bazıları Peygamberin bu açık mescid ortamını terk edip toplantıdan sonra evlerde toplanıp bazı planlar dolaplar çevirmeye başlıyorlar. Kur’an’ın ankebut dediği bunlar. Örümcek yuvaları… Ağlarını örüyorlar… Plan yapıyorlar… Ne yapalım ne yapalım müşriklerle işbirliği mi yapalım diye düşünüyorlar. Peygamberin açıklık ve aleniyet ortamını terk edip buralarda toplanıyorlar. Ben işte bu tanımı kullanarak cemaat ve ankebut dedim. Demek ki Peygamberin mescidinde olan şey cemaattir. Ankebut ise gizli dolap çevirme yalan dolan işler döndürme yeridir. Günümüzde baktığınız zaman eğer bir grup kapalı kapılar ardında dolap çeviriyorsa, diğerinin aleyhine plan yapıyorsa, kasetini çekelim şantaj yapalım diyorsa… Bunu devletin kendisi yapıyor şimdi. Bunu devletin kendisi yapıyor. Devletin istihbaratında adam fırıldak çeviriyor. Herkes gittikten sonra camiye bira kutusunu bırakalım. Sonra onu fotoğraflayalım camide içki içtiler diye yaygara koparalım dediler ve bunu yaptılar. Yeryüzü iftarları düzenleniyor. Adam plan kuruyor. Gideceksiniz iftarın kenarına ilişeceksiniz birayı sofranın kenarına koyacaksınız fotoğrafı çektireceksiniz gideceksiniz diyor… O fotoğrafı her yere yayacaksın… İftarı birayla açmışlar diye… Bakın bunların hepsi ankebuttur işte. Plan kuruyor adam. Desise kuruyor. Ben şu anda hükümetin istihbarat teşkilatının tamamen hükümete çalıştığını ve fırıldakların merkezi haline geldiğini düşünüyorum. Fırıldak merkezine dönüştü. Bayrak indiren de onlar bayrağı yakanlar da onlar. Kabataş’ta başörtülü bacımı süründürdüler tezgahını ayarlayanlar da onlar. Camiye bira koyan da iftar sofrasına koyan da onlar. Hepsi bunlar aynı noktadan çevrilen fırıldaklar. Bunlar hepsi ankebuttur. Bunu ister devlet ister başka bir grup yapsın…
***

İlahiyatçı İhsan Eliaçık ile yaptığımız söyleşinin ilk bölümünü dün yayınladık. Söyleşinin dünkü bölümünde genelde fıkhi konuları konuşmuştuk. Bu bölümde ise siyasi ve sosyal konulara değineceğiz… Söyleşide Eliaçık’ın Gezi olaylarında neden bulunduğu, 17-25 Aralık Rüşvet ve Yolsuzluk Operasyonlarına bakış açısının ne olduğu ve İslami siyaset anlayışının nasıl olduğu gibi sorulara cevap bulacaksınız…  Ayrıca takip edenler hatırlayacaktır. Eliaçık, Gezi olayları sırasında Bankamatik önünde görüntülenmiş ve hem antikapitalist olup hem de bankadan faiz aldığına dair ithamlara maruz kalmıştı. Bu olay Rotahaber’de de sert bir biçimde eleştirilmişti. Eliaçık bu söyleşide bu olayın perde arkasını da anlattı.Söyleşinin ikinci bölümüne geçmeden önce Eliaçık ile neden görüştüğümüz konusunda eleştiri oklarını bize yönlendirenlerin, bir gazetecinin işinin bu olduğunun ayırdına varamayacak seviyede olduklarını düşündüğümüzü belirtmek isterim. Şahsım adına Eliaçık ile görüşmem oldukça istifadeye medar oldu.

Eğer eleştirenler zahmet edip söylediklerini okusaydı (ki öyle bir alışkanlıkları olduğunu zannetmiyorum) belki kendileri de biraz istifade edebilirlerdi. Unutmayın okuduğunuz herşeye katılmak zorunda değilsiniz ama en azından okumayı ve dinlemeyi becerebilirsek daha iyi anlaşabiliriz. Son olarak bu söyleşiye tepki veren trollerin asıl derdinin sahip oldukları siyasi düşünceye muhalif birisiyle görüşmemiz olduğunu da bildiğimizi eklemek isterim. 
Şimdi sizi İhsan Eliaçık ile yaptığımız söyleşinin ikinci ve son bölümüyle başbaşa bırakıyorum…

İslam’da “saltanata küfür edilmez, demokrasiye edilir” demiştiniz. Bu çarpık anlayış bugünün siyasal İslamcılarında hala geçerli midir?
Adam demokrasiye küfrediyor. Peki saltanat küfür müdür dediğin zaman, hık mık ediyor düşünüyor… Niye düşünüyor? Çünkü ta Halifelerden bu yana 1400 yılda kimi gördüyse saltanat kimi gördüyse sultan… Bunlara küfür mü diyecek? Saltanatı kendinden belleme var. Çünkü bizim tarihimiz hep saltanatla geçmiş. Demokrasi ise batıdan geliyor. Demokrasi dediğin şey ister Yunan’dan gelsin isterse başka yerden gelsin İslam’ın meşveret ruhuna daha uygundur. Öbürü İslam’ın meşveret ruhuna uygun değildir çünkü bir tek adam bütün halkın yerine geçiyor. Diğerindeyse hiç olmazsa halka soruluyor. Saltanat Muaviye tarafından Bizans’tan İslam’a sokulmuştur. Bizans’ta zaten saltanat vardı. Babadan oğla geçme monarşi vardı. Suriye’de Muaviye vali olunca Bizans’taki uygulamayı getirdi ve oğluyla kendisine çifte biat aldı. Benden sonra benim oğlum yerime geçecek dedi. Bu aslında Araplar arasında bile yoktu. Peygamberin yaşadığı çöl Arapları aşiret aristokrasisine sahiptiler. Bu demokrasiye geçişe daha uygun bir sistemdi. Aşiretler arasında danışma kurumu zaten vardı. Aşiretleri birleştirip başa kimin geçeceğine ortak karar vererek yapacaksınız. Kan bağı soy bağı olmayacak. Kabile bağı olmayacak. Tam demokrasiye ramak kalmıştı yani. Ancak Muaviye darbe yaptı ve dedi ki bundan sonra benim yerime oğlum geçecek. Diri diri sağken önce kendisine biat ettiler sen öldükten sonra oğluna biat edeceğiz diye de söz verdiler. Bu Bizans’tan alınmış bir gelenek. O gün bugündür işte saltanat başımıza bela oldu. Kerbela’dan sonra Hz. Hüseyin’i öldürdükten sonra da yolları tümden açıldı. İş tamamen saltanata dönüştü. Emeviler, Abbasiler, Selçuklular, Osmanlılar falan… Bunlar hep saltanattır. Bu hastalık bugün de devam ediyor. Demokrasiyi halkın yönetime katılması olarak anlıyorum.
“Kur’an yönetimin nasıl olması gerektiğini toplam 5 kavramla açıklıyor. Adalet, emanet, ehliyet, meşveret ve maslahat.” diyorsunuz. Bunları da çağdaş demokrasinin karşıladığını söylüyorsunuz. İslam toplumları artık bu sorunu halledip ve bunu böyle kabul edip neden yolunda ilerlemiyor ki?
İslam’da belli başlı yönetim ilkeleri var. Adalet, emanet, ehliyet, meşveret ve maslahat… Beş yönetim ilkesidir bu. Kur’an’a dayalı bir sistemdir. Bir yönetimin bunlara uyması gerekir. Demokrasi burada meşveret ile karşılanabilir. Meşveret halkın rızasını almak demektir. Yönetimle ilgili işlerde ilgili kimse onları kararlara ve yönetime katmak demektir. Bir mahallede mahalle  halkını kararlara ve yönetime katacaksınız. Ailede katacaksınız… Ortaklıkta ortakları, fabrikada işçileri, bir ülkede o ülkenin insanlarını yönetime katacaksınız. Saltanat mı bunu karşılar yoksa demokrasi mi? Saltanatta bir kişi var. Şimdi yavaş yavaş o bir kişi olayına geri dönüyoruz ne yazık ki…
Cumhuriyet fikrini ilk olarak Osmanlı’da medrese ehlinin savunduğunu söylüyorsunuz. Buna örnek olarak başını Cemaleddin Efgani’nin çektiği dalgayı sayıyorsunuz. Buna bir örnek de Bediüzzaman’dır aslında. O halde Cumhuriyet sanıldığı gibi Atatürk’ün eseri değil mi?
Ben “cumhuriyeti ilk  kim savundu” diye bir makale yazmıştım. Burada Hoca Muhyiddin Efendi’nin Kanuni Esasi gazetesinde çıkan 1898 tarihli bir makalesinden bahsediyorum. 1898 diyorum… Yani Mustafa Kemal Selanik’ta daha 17-18 yaşlarında… Rüşdiye mektebinde okuyor. Kanuni Esasi Gazetesi’nde medrese uleması üstelik batıda okumuş bir alim değil İslamın en geleneksel kurumunun içinden gelen ve Mehmet Akif’in rüşdiyeden hocası olan zatın yani Hoca Muhyiddin’in makalesinden bahsediyoruz. Orada açıkça cumhuriyet kelimesi telaffuz edilerek cumhuriyet tesis ediniz deniliyor. Meşveret falan demiyor. Açıkça tesis-i cumhuriyet diyor. Dolayısıyla Mustafa Kemal’den de önce medrese çevrelerinde Cemaleddin Efgani’nin, Bediüzzaman’ın da cumhuriyet kavramlarını kullanıp savunduklarını görüyoruz. Mustafa Kemal’in cumhuriyet geçiş döneminde elbette katkıları olmuştur ama o olmasaydı bile bu cumhuriyet fikri yine olacaktı. Tarihin akışı bu yöndeydi. Bunun karşısında durulamazdı. Onun yerine başka birisi gelip yine bu cumhuriyete geçişi sağlardı. Osmanlı döneminde muazzam bir birikim vardı.
Batılıların işgalinin şiddet sarmalına yol açtığını bunda sorumluluğun da İslamcıların aşırı tepkilerinin olduğunu söylüyorsunuz. Bu biraz acımasız bir söylem değil mi? İşgale uğrayandan önce zulmü yapan sorgulanmalı değil midir?
Orada başka bir maksat var. Batılıların yaptığı zaten işgal. Adam öldürme… Irak’ı işgal etti. Bir milyon kişi öldü. Afganistan’ı işgal etti hakeza. Bu zaten korkunç bir şey. İslamcılardaki bu şiddetten vazgeçememe, şiddetin kaynağı, adam öldürme, kelle kesme, kestiği kelleyle top oynama nereden geliyor? Bu İslam kültüründe nasıl olabilir? İşgalciye karşı savaşırsın askeri cephelere tesislere karşı saldırılar düzenlersin. O zaman işgale karşı savaşan bir kurtuluş örgütü filan olursun. Kardeşim şimdi adamın kellesini kesip tekbir getirerek onunla top oynamak neyin nesidir? Bu nereden geliyor ben bunu söylemek için onu yazdım. Adam o kadar öfkeli ki bir milyon tane insan ölmüş Amerikan işgalinde. Belki bu kopardığı kelleyle top oynayanların belki küçükken Afganistan’da Irak’ta annesine kız kardeşine falan gözünün önünde tecavüz edilmiş çocuklar olabilir. Öfke dolu… Öfkenin pimi çekilmiş ve hiçbir sınırı yok. Kafa kestiği kişiler de Müslüman… Selefi Vahhabi şiddet yanlısı bir kültürle besleniyor. Namaz kılmayanı kırbaçlayacaksın inanmayanı nerede görürsen öldüreceksin diye ayetleri de yanlış anlıyor. Namaz kılmayanı öldüreceksin diye bir hüküm yok Kur’an’da, Peygamberin de öyle bir uygulaması yok… Onu da yanlış anlıyorlar. İnanmayanları nerede görürseniz öldürün demiyor Muhammed Suresi 4. Ayette… Sizinle savaşan müşriklerin gözetim yerlerini vurun diyor. Boyunlarını vurun demiyor. Karargahlarını etkisiz hale getirin diyor. Ateistler internette şimdi bunu kullanıyor. Levha yapmış. Aha Müslümanlar bu diyor. İşte IŞİD tamamen bunları Kur’andan almıştır diyor. Kur’an’da da böyle bir ayet var diyor. İnanmayanları nerede bulursanız öldürün diyor. Kadınlara diyor ki evinizde oturun. IŞİD de bunları yapıyor diyor. İnanmayanları öldüreceğiz ve bütün kadınlar evinde oturacak diyor. Yanlış… Kadınlara evinizde oturun demiyor ki. Evinizde onurlu vakarlı davranın diyor. “Ve vakarne fi buyutihinne” diyor. Evlerinde vakarlı davransınlar. Onu da evlerinde vakarla otursunlar diye çeviriyorlar. Kadın evinde otururken nasıl vakarlı davransın. Zaten kimse yok ki evinde. Vakar başkaları geldiği zaman olan bir şeydir. Yani asaletle dursunlar üstlerini örtsünler. Yani eve misafir geldiği zaman onurlu davransınlar. Bunu evlerinde vakarla otursunlar diye nasıl yorumlarsın? Dışarı çıkmasınlar diye nasıl yorumlarsın? Kur’an dışarı çıktıklarında üzerlerine örtü alsınlar diyor. Konuştuklarında düzgün konuşsunlar diyor. Demek ki kadınlar dışarı çıkacak, konuşacak…
“Ey işbirlikçi İngiliz uşakları! Ey gerici Arap rejimleri! Ey petrol şeyhi taslakları! Ey HAMAS’ı ezsin diye Siyonistlere ellerini ovuşturarak Bel’am duaları eden entarili saray mollaları! Toprağın altı nasıl kaynayacak, toprağın üstü nasıl gürleyecek, o zaman göreceksiniz” diyorsunuz. Gazze yine ateş altında. HAMAS birkaç roket atarak Filistin davasına ne kazandırıyor? El Fetih mi doğru HAMAS mı, Yoksa ikisi de yanlış mı?
Şimdi direnişe Filistinliler karar verecek. Şöyle yapsınlar böyle yapsınlar diye ahkam kesmek doğru değil. Bize düşen aralarındaki ihtilaflara son vermeleri için uğraşmaktır. İslam’da sivil öldürmek yoktur. Kafa kesip top oynamak yoktur. Eli silahlı olan güçlere karşı mücadele vardır. Kurtuluş hareketidir bu. İntihar saldırısı yoktur. Çıkarsın mertçe işgale karşı savaşırsın. Esir aldığında işkence yapmazsın. Öldürdüğün kişilerin cesedi üzerinde işkence yapmak yoktur. Tapınaklara, ibadethanelere, sivil alanlara, tarlalara, bahçelere saldırmak yoktur. Kadınları çocukları esir etmek, köle cariye yapmak yoktur. En fazla esir mübadelesi olabilir. Dolayısıyla bunlara riayet edilirse bir kurtuluş mücadelesi verilebilir. Gerisine onlar kendileri karar verecekler. HAMAS ile El Fetih arasında olduğu gibi Türkiye’de de bir sürü İslami grup arasında ihtilaf var. Cemaatle AK Parti de birbirine girdi işte. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde İsrail meselesi polemik konusu yapılıyor. Ekmeleddin İhsanoğlu’nu İsrail yanlısı gibi göstermeye çalışmak saçmadır yani. Filistin’den devlet nişanı var adamın. Senin de Yahudi kurumundan cesaret madalyan var. Ne olacak şimdi peki? Görünüşe bakılınca sen daha çok İsrail yanlısı gibi görünüyorsun. Bunlar seçim malzemesidir.
Gezi olaylarının önemli bir aktörüydünüz. Antikapitalist Müslümanlar olarak orada boy gösterdiniz. Size yönelen tepkileri “din düşmanları, darbeciler, dış mihrakların” olduğu yerde ne işin vardı?” şeklinde özetliyorsunuz. İhsan bey gerçekten de neden Gezi’deydiniz… Ne işiniz vardı orada?
Çok basit bir sebeple oraya gittik. Benim görüşüme göre Kur’an’da mücadele ekseni inananlar inanmayanlar, namaz kılanlar kılmayanlar üzerine kurulmaz. Zalimler ve mazlumlar ekseni üzerine kurulur. Bu haklılar ve haksızlar anlamına da gelir en genel şekliyle. Baktım ki orada birileri ağaçları kesiyor. Birileri de ağaçları savunuyor. Ağaçları kesen haksız savunan haklıydı. Gittik haklı olanın yanında yer aldık. Bunu yaparken ağaçları savunanların mezhebine, dinine, örtülü olup olmadıklarına, içki içip içmediklerine hatta inanıp inanmadıklarına dahi bakmadık. Madem ki haklı o zaman burada yer almamız lazım diye başladık. Bu iş böyle başladı. Taksim Dayanışması’ndaki arkadaşlar da sizin desteğiniz çok önemlidir dedi. Burada bir grup olarak varlığınız önemli dedi. Daha önceden de tanıyordum çoğunu zaten. Emek sinemasının yıkılmasından tut, Taksim’i yayalaştırma projesine karşı düzenlenen basın toplantısına kadar birçok şeye destek verdik. Doğa ve çevre faaliyetlerini destekliyoruz. Bu çerçevede öyle bir şey olunca biz de koştuk gittik. Sonra Başbakan’ın tutumu yüzünden üç günde çözülecek iş Türkiye cumhuriyeti tarihinin en büyük isyanına dönüştü. Yani Başbakan yangına körükle gitti. O da aleve su dökeceğine benzin döktü. Türkiye’yi ateşe verdi. Başbakan bir numaralı sorumludur. Üç günde çözebilirdi. “Ne istiyorsunuz çocuklar… Park yıkılmasın… Tamam… AVM’ler ve betonlar bu ülkenin insanlarından benimle aynı görüşte olmasalar bile daha mı kıymetlidir? Ağaç kıymetlidir, insan kıymetlidir. Madem öyle istiyorsunuz erteliyorum bu projeyi. Vazgeçtim…” dediği an bu iş biterdi. Ancak öyle yapmadı ve isyana dönüştü. Ne oldu? Sonunda kendi dediği de olmadı. Ama sekiz kişi öldü, 20 kişi kör kaldı onlardan biri biz de olabilirdik. Ne oldu? Türkiye zarar gördü. Nihayetinde Gezi Hareketi sokakta kazandı. Sandıkta ise zorladı. Seçim gerçi 17 Aralık tartışmalarıyla yaşandı ama sokakta kesin kazanan Gezi sandığı da sarstı denilebilir.
Başbakan Gezi’ye de 17 Aralık’a da darbe diyor. Bu bağlamda 17-25 Aralık operasyonlarına nasıl bakıyorsunuz?
Alakası yok..  Tam tersine Başbakan’ın yaptığı bence darbedir. Devletin içerisinde hukuka karşı yapılmış bir hükümet darbesidir. Hükümet engellemesidir. Savcıları sağa sola sürdü. 17-25 Aralık operasyonlarını doğru buluyorum. Yolsuzluğa karşı girişilmiş bir harekettir. Onların niye devam etmediğini soruyorum. Yanlış bulduğum şey şuydu. Elinizde kasetler tapeler var bunları bekliyorsunuz arşivliyorsunuz seçimden önce ortaya çıkarıyorsunuz. Seçim bittiğinde de tak kesiyorsunuz. Bu doğru değil. Yolsuzluk eğer yanlış bir şeyse görüldüğü yerde ifşa edilmelidir. O dakikada ifşa edilmeliydi. Bu sana hiçbir cemaatsel yarar sağlamayabilir. Hatta başını belaya da sokabilir. Oy kaygısıyla hareket etmeyeceksin. Sırf yolsuzluk kötüdür görüldüğü yerde ifşa edilmelidir kaygısıyla hareket etmeliydiler. Bunu biraz grupsal cemaatsel şeyde kullanma eğilimine girdiler. Burada karşı bir koz olarak kullanarak dershaneleri kurtarabilir miyiz diye düşündüler. Halk da bundan pirelendi bence. Yoksa Erdoğan daha da çok oy kaybedebilirdi. Niye seçim zamanı ortaya  çıkıyor denildi. Halk burada bir şey dönüyor dedi. Şimdi şunu bir savuşturalım daha sonra bunun hesabı sorulur diye düşündü halk. Ak Parti’ye oy veren seçmenin büyük bir çoğunluğu yolsuzluk yapıldığını biliyordu. Bile bile oy verdiler. AK Parti seçmeninin yarısı arsız oydur. Yüzde 43’ten 23’ünün ar damarı çatlamıştır. Çünkü biliyor ki yolsuzluk yapılmış. Evet yıllarca CHP yedi. Şimdi biz de yiyeceğiz. Ne var ki yolsuzlukta… Hiç mahsuru yok. Ye kardeşim helali hoş olsun diyen arsız bir kitle var. Geri kalan yarısının da içinin kan ağladığını düşünüyorum. Orada muhafazakar bir vicdan var. Şöyle düşündüler… Aldatılan fakat ne boşanabilen ne de evden gidebilen, ne de kocasının kendisini aldattığını millete söyleyebilen içi kan ağlayan kadın psikolojisindeler. İfşa etse rezil olacak. Adam aldatıyor… Gidecek yeri de yok… Yuvayı da dağıtmak istemiyor. Kol kırılır yen içinde kalır. Evinin köşesinde ağlayıp duruyor. İçi kan ağlayarak oy veriyor. AKP seçmeninin yarısı da budur. Yani yolsuzluk olduğunun herkes farkında… Benim liderim yolsuzluk yaptı diyemem diyor. Tıpkı benim kocam beni aldattı diyemem diyen zavallı kadın gibi…
“Müslüman’ın zengin olmaya hakkı yok mu yahu” ya da “Müslüman dediğin zengin olmalı ki Allah yolunda hizmet etsin harcasın”… Bunlara nasıl cevap veriyorsunuz. Bir de sermayeye düşman mısınız? O halde toplumlar nasıl gelişecek. Sanayileşme nasıl mümkün olacak?
Ben ne zenginliğe ne de sermayeye karşıyım… Ben bunların ortaklaşa olmasını savunuyorum. Sermaye ortak olduktan sonra sorun yok. Niye bir kişinin oluyor? Niye bir Müslüman zengin oluyor sadece? Ben buna karşı çıkıyorum. Ben eşitsizliğe karşıyım. Birinde olup diğerinde olmamasına… Birinin yeyip diğerinin seyretmesine, birinin aç birinin tok olmasına, birinin sermaye üzerinden geçinip öbürünün ise onun sermayesi için kol gücü ve alın teriyle çalışmasına karşıyım. Şimdi hep beraber çalışalım sermayeden hep beraber kazanıp hep beraber bölüşelim. Müslümanlar zengin olsun. Ali veya Veli değil… Ne kadar Müslüman varsa zengin olsun. Ama biri zengin diğeri yoksul olmasın. Toplum zengin olsun şahıslar değil. Böyle bir ekonomi mümkün. Buna inanmak kafa yormak lazım. Kur’an’da Fatır suresinde şöyle bir ayet var. “Onlar cennette altın bilezikler, inciler ve ipek giysiler içinde olacaktır” diyor. Halbuki dünyada altın biriktirmek ve ipek giymek zenginlik alemeti görüldüğü için yasaklanıyor. Ama bunlar cennette olacak deniliyor. Cennette ne olmayacak? Birinde olup da diğerinde olmama durumu yaşanmayacak. Bütün cennet ehlinde olduktan sonra sorun yok. Sorun bunun birinde olup diğerinde olmaması. Öyle olunca olanlar olmayanlar üzerinde tahakküm ve hegemonya kuruyor.
Ama bu zenginler kalkıyor ve “Ben 15 bin kişiye ekmek sağlıyorum” diyor.
Bu arsızca bir söz. Rızkı sen mi sunuyorsun. Firavun da böyle söylüyordu. Sizin rızkınızı veren benim diyordu Firavun… Çok yanlış sözler bunlar. Rızkı veren Allah’tır. Senin hiçbir şey verdiğin falan yok. Şu soruyu soralım. Fabrikada kim kime rızık veriyor? Sermayedar işçiye mi yoksa işçi sermayedara mı? Üreten kim? Ter döken kim? Fabrikadaki rızkı kim üretiyor? Üretiyor… Kim üretiyorsa Allah onun üzerinde rızkı veriyordur. Yoksa patron koltuğunda oturup da kasaya sermaye yığıp oradan rızık dağıtan değildir. Üreten, Allah’ın Rezzak sıfatının kendi üzerinden insanlara gitmesini sağlıyor. Bizim Müslümanlar 70’li yıllardan itibaren CIA’nın ideolojik eğitimden ve kapitalizmin eğitimden geçmişiz. Zihinlerimiz bulanmış. Adam diyor ki senin söylediğin gibi olursa Komünizm olur diyor. Ben komünizm istemiyorum ki. Hakka eşitliğe dayalı bir sistem istiyorum sadece. Bu niye imkansız olsun? Peygamberimiz Medine’ye geldi ve yar yanağından gayrı her şeyi ortak yaptı. E biz de yapalım… Sermayemiz fabrikalarımız işyerlerimiz paramız gücümüz her şeyimiz ortaklaşa olsun. Yar yanağından gayrı her şeyi ortak yapalım. Buna niye komünizm diyorsun? 70’li yıllarda komünizmi de şeytanlaştırdılar. Komünizm adına bir sürü cinayetler işlendi. Şimdi İslam da IŞİD sebebiyle ürkütücü geliyor insanlara. Şeriat deyince git Avrupa’ya bir bak ne oluyor. Bırak Şeriatı Müslüman deyince bile millet zangır zangır titriyor. Ne kadar şeytani şey varsa İslam’a yıkılıyor… Böyle bir İslamofobi oluşmuş. Bu imaj nereden gitti? Komünizm de işte böyle… Batılıların propaganda yaparak şeytanlaştırdıkları ötekileştirdikleri şeylerdir. Bizim fukara Müslüman da etki altında kalıyor. Komünizm olsa malım mülküm elimden gidecek diyor. Ben de diyorum ki senin neyin var ki zaten? Şu anda sosyalizme karşı olan binlerce dindar fakir evsiz, doğalgazsız, sıcak susuz, makarnaya ve kömüre muhtaç, belediyeden alacağı aylık 150 liraya muhtaç vaziyette yaşıyor. Milyonlarcası… Eğitim sağlık hizmeti alamıyor… Bu halde yaşayan bir kimse diyor ki ben sosyalizme karşıyım. Sen şu anda zaten soyalizmden daha kötü şartlarda yaşıyorsun. Kapitalizm seni daha iyi şartlarda yaşatmıyor ki! Dolayısıyla burada bir algı operasyonu var. Adama desen ki evin olmasını doğalgazın olmasını sıcak suyun olmasını eğitim sağlık  hizmetlerinin ücretsiz olmasını, elektrik ve su parası vermemeyi istemez misin? Elbette isterim diyecek… Ama sosyalizme karşıyım… Demek ki burada başka bir şey var. Komünizm deyince ezanı susturacaklar, camileri ahır yapacaklar, kadınlar orta malı olacak filan anlaşılıyor. Bu da bir nevi şeytanlaştırmadır.
Sizin bankamatik önünde çekilmiş bir fotoğrafınız var. Para çekiyor gibi görünüyordunuz. Bu çok eleştirildi. Antikapitalist Müslüman bankadan para çekiyor denildi. O konuyu nasıl izah ediyorsunuz?
Antikapitalist olmanın bununla bir alakası yok. Ben burada bir yayınevi işletiyorum. Benim 20 tane kitabım var. Bu kitaplar bu yayınevinden İnşa yayınlarından çıkıyor. Burası bir firma… Kitapların basım ve yayımı yürütülüyor. Ben dini kitaplar basıp üzerinden servet biriktirilmesine karşı olan bir adamım. Bu kitaplardan gelen parayı ben bir gece bekletmem. Kendi ihtiyaçlarımı karşılıyorum. Evimin kirasını ödüyorum, elektrik ve su parası ödüyorum, çocuklarımın okul masraflarını ödüyorum gerisini buradaki arkadaşlarımla paylaşıyorum. Burada 7-8 arkadaşım çalışıyor. Bunların tamamı Afrikalı göçmen, eski sokak çocukları ve Suriyeli göçmenlerdir. Temizlik işlerini Afrikalı göçmenler yapıyor. Bunların çoğu buralarda iş bulamıyor. Çoğu istismar ediliyor. Bunlar buraya geliyor, benim bir sürü tanıdığım var bu şekilde, ben bunlara diyorum ki kazandıklarımdan ihtiyaçlarımı karşılayacağım, geri kalan neyse burada bölüşeceğiz. Gelin benimle çalışın diyorum. İhtiyaçlarımdan sonra kalanını onlara veriyorum. Temel ve zaruri ihtiyaçlarım karşılandıktan sonraki bütün gelirleri paylaşıyoruz. Hiç biriktirmiyorum. Ama kitapları bastırmak için bir bütçe ayırıyoruz. Kitabın matbaa masrafları, cildi dağıtımı var. Bunun için burada bir paranın dönmesi gerekiyor. Vatandaşa internetten kitap satıyoruz. Burada bir çark döndürüyoruz. Bu çarkın dönmesi için bizden banka hesap numaraları isteniyor. Ben şahsıma kredi kartı veya banka kartı kullanmam. Bankalarla işim olmaz. Ama Yayınevi’nin var. O fotoğraf olayına gelince bankada yayın evinin hesabıdır. Onun hikayesi şöyledir. Burada bizim gençlerden bir tanesini Van depreminde Van’a gönderdik. Gecenin bir vakti ona para lazım oldu. Van’daki işleri yürütmek için. Ben de baktım kimse yok yayınevi hesabından bankamatik yoluyla 1000 lira gönderdim. Ben orada para çekmiyordum. Para gönderiyordum. Baktım onu çekmişler. İstismar etmesinler diye kendim normalde bankalara gitmiyorum. Çalışan elemanlar gidiyor. Ama o gün başka kimse yoktu. Van’daki arkadaş da mağdur olmasın diye gittim. Bir tanesi de görmüş ve fotoğraf çekmiş. Vay efendim Bankadan para çekiyor. Sanki gece gündüz bankalardan çıkmıyoruz gibi lanse edildi. Bunun hikayesi de böyledir.
Sizce ittihadı İslam mümkün mü? Mümkünse nasıl olacak? “Evrensel Adalet ve Barış yurdu (Dâr’us-Selâm) her şeyden önce bir görevdir” diyorsunuz. Bu ittihadı İslam mı? Yoksa ne?
İttihadı İslam’a benzer bir şeydir o da. Bediüzzaman da bunu söylemiştir. İttihadı cemahiriyeyi İslamiye demiştir. İslami Cumhuriyetler Birliği gibi bir şey düşünmüştür. Ben de ona Darusselam… Yani adalet ve barış yurdu dedim. Kur’anı Kerim’de bir ayettir bu. Allah sizi Darusselama çağırıyor diye… Müslüman dünyanın Müslümanlık paydasında değilde Müslümanların da kurucu unsur olduğu, Mezopotamya ve Akdeniz havzasında, içinde Türklerin, Kürtlerin, Arapların, Farsların hatta Filistin’de yaşayan Yahudilerin, Süryanilerin olduğu bu coğrafyada Avrupa Birliği gibi büyük bir birlik kurulabilir. Buna Öcalan Demokratik Konfederalizm diyor. Medine Sözleşmesi temelinde farklı kavimlerin dinlerin bir araya gelerek oluşturduğu bir birlik sözkonusu olabilir. Ümmet demek din birliği demek değildir. Dinler ve kabileler birliği demektir. Mesela Peygamberimiz Medine’ye gelince 18 tane kabileyi bir araya getiriyor. Bunlar içinde Yahudi var Hıristiyan var… Bunlardan bir birlik oluşturuyor. Oluşturduğu bu birliğin üyelerini sayıyor, şu oğulları bu oğulları diye tek tek sayıyor ve bunlar diğer milletlerden ayrı birer ümmettir diyor. Demek ki ümmet din birliği değildir. Ümmet deyince sadece Müslümanlar anlaşılmamalı. Medine sözleşmesinin birinci maddesinde Yahudilerin de Hıristiyanların da içinde olduğu birliğe ümmet diyor. İnanmayanlar da içinde… Demek ki ümmet sosyopolitik birlikteliktir. Bugünkü tabirle demokratik konfederalizmdir. Halkların mezheplerin dinlerin kendilerini yaşadıklarını fakat bunların konfederal bir birlik içinde bir arada olduğu birbirlerinin varlıklarına kastetmediği bu coğrafyada kim varsa hepsinin kendi yurtlarında özgürce yaşadığı birbirlerinin hak ve hukukunu çiğnemediği ve sınırların ortadan kalktığı bir birlik olması lazım. Ümmetin yeni yorumunun böyle olması lazım. Darüsselam bir idealdir. Adalet ve barış yurdu kurma idealidir. Sınırlar kalkacak sınıf olmayacak sömürü ortadan kalkacak asldırganlık olmayacak ve savaş olmayacak. Ben buna beş S diyorum. Sınırsız, Sınıfsız, Saldırısız, Sömürüsüz ve Savaşsız bir dünya… Aynı zamanda Kur’an-ı Kerim’in bu cennet idealidir. Darüsselam dediği şey bu… Evrensel adalet ve barış yurdu… Bunu kim sağlıyor yer yüzünde? Buna en yakın kim? Avrupa’ya baktığında saldırı ve savaş yok. Sınır da yok. Ama sınıf ve sömürü hala var. Rafine bir şekilde var. Müthiş sınıfsal bir toplumdur Avrupa. Çaktırmadan müthiş bir sömürü de var. Sosyal adalet gereklerini sağlıyorlar ama. Bu ideale en yakını hedeflemek gerekiyor. Buna en yakın olması gereken de Müslümanlardır. Yunus Suresi’nde “Yedullahi darüsselam” yani Allah sizi darüsselama çağırıyor deniliyor. Yani Allah sizi bulunduğunuz yerleri adalet ve barış yurdu yapmaya davet ediyor diyor. Bu bir görevdir işte…
Günümüz ilahiyatçılarıyla pekiyi geçinemiyorsunuz. Siz çok sıra dışı şeyler mi söylüyorsunuz yoksa onlar mı çok tekdüze? Bir de 1400 yıllık bir İslam geleneği ve fıkhı var. Bu koca maziyi yok mu sayıyorsunuz?
Şimdi benim söylediklerimin yüzde 95’i önceden söylenmiştir. Ben yeni bir şey söylüyorsam bunun oranı en fazla yüzde 5’tir. Yüzde 95’i geçmişte söylendi. Ben bunların kim olduklarını göstermek için İslam’ın Yenilikçileri diye iki ciltlik bir kitap yazdım. İslam düşünce geleneğinde kişiler, fikirler ve akımlar… En az 500 tane… 80 tanesi özel olarak sayfa sayfa, geri kalanı grafik içinde olmak üzere 500 kişiyi gösteriyorum. Fikirlerini açıklıyorum. Benim beslendiğim ilham aldığım görüşlerini değerli bulduğum ve kitaplarının bir çoğunu incelediğim kişilerdir onlar. Ta Hazreti Ömer’den başlıyor çağımızda Aliya İzzetbegovic’e kadar geliyor. O kitaba başvurulabilir. Oraya baktığınız zaman şu anda savunduğum fikirlerin bir çoğunun orada olduğunu göreceksiniz. Ben o fikirleri almışım çağa uyarlayıp yeniden ifade etmişim. Ta ilk yıllardan itibaren var…

2 yorum

Kategoriler

SON İÇERİKLER

ARŞİV

Takip edin

Konular