Medine Söşlşemesi, Demokratik İslam, Türkiye ve Kürtler
Söyleşi: Ahmet Maya · https://www.youtube.com/@aahmetayva · · 25 dakika okuma

Ahmet Maya: Herkese yeniden merhabalar. Yeni bir Yüz Yüze programıyla karşınızdayız. Kürt meselesinin demokratik çözümüne dair başlıklar serimiz devam ediyor. Bunlardan biri belki de çok görünmeyen, çok konuşulmayan detaylardan biri: Medine Sözleşmesi. Çok gündem olmuştu ve çok konuşulmuştu. Demokratik İslam tartışmaları gündemdeyken anlamayanlar vardı: "Yahu ne anlama geliyor? Abdullah Öcalan neden bu çıkışı yaptı?" Ve son görüşmelerde de yine Medine Sözleşmesi'ne vurgu söz konusuydu. Birileri için bu, tartışmalı bir başlık olarak duruyor. Ama ne anlam ifade ediyor? Neden oraya sürekli vurgu yapıyor? Kürtler Müslümanlık şemsiyesi altındayken neden Müslüman dışı bir etnik yapıymış gibi, mezhepmiş gibi gösteriliyor? Çünkü yapının içerisine alınmıyor. Kürtler var ama yok aynı zamanda da. Müslümanlıkları da orada tartışmalı konu başlıkları arasında yer alıyor. Bunu konuşacağız, bu önemli başlığı. Kim bizimle beraber? İlahiyatçı yazar İhsan Eliaçık. Hocam merhabalar, hoş geldiniz.
R. İhsan Eliaçık: Merhaba, hoş bulduk. Aslında biz geldik, sizi ziyaret ettik. Hoş geldiniz, sağ olun.
Ahmet Maya: Hocam, biraz önce girizgâhta da belirttiğim gibi çok önemli bir başlık bu. Tabii ki ülke Kürt meselesinin demokratik çözümünü konuşuyor. Fakat bunlardan biri de elbette ki Medine Sözleşmesi ve demokratik İslam başlığı. Ben bunu başlıklar hâlinde soracağım. Demokratik İslam'ı sonlarda konuşuruz. İslam demokratikleşebilir mi ya da demokratik miydi zaten? Ama Medine Sözleşmesi çok konuşuluyor. Nedir bu Medine Sözleşmesi?
R. İhsan Eliaçık: Şimdi Medine Sözleşmesi; Peygamberimiz Hz. Muhammed'in Medine'ye geldiğinde Medine'de bulunan kabilelerle bir araya gelip birkaç seri hâlinde yaptığı anlaşmalar ve sözleşmelerin bütününe verilen isimdir. Tek bir yerde, bir kereliğine yapılmış bir şey değil. Mesela bir kabileye gidiyor, onlarla bir sözleşme. Sonra başka bir kabileye gidiyor; sonra bir evde toplanıyor, sonra başka bir evde bir daha toplanıyor. Yahudilerle, Hristiyanlarla, Medine'de bulunan müşriklerle... Evet, onlar da var. Medine'de kim varsa yani; kafasında bir proje olduğu anlaşılıyor. Onlarla oturumlar yapıyor. Yakındaki kabilelerle; Cüheyneoğulları, Benî Sâide kabilesi gibi çeşitli kabileler var. Medine'nin etrafı böyle kabilelerle dolu. Onlara gidiyor, tek tek görüşüyor. Hepsinde de benzer şeyler yapıyor. Anlaşmaların çoğunu okudum. Mesela Kureyş'le iş birliği yapılmayacağı; Medine'ye veya civarına bir saldırı olduğunda beraber savunulacağı; kimsenin dinine karışılmayacağı; herkesin kendi dininde serbest olduğu; adaletin esas alınacağı... Adalet ve maruf.
Medine Sözleşmesi diye ifade edilen bu anlaşmalar bütününün en önemli maddesi, en önemli kavramı adalettir. Çünkü en çok adalet kelimesi geçiyor. Önce Müslümanlar kendi aralarında bir kardeşlik bağı kuruyor. Medine Sözleşmesi'nin giriş kısmı, Müslümanların kendi arasındaki, yani peygambere inananların kendi arasındaki ilişkileri düzenler. Sonra orada Yahudi kabileleri var. Onlara gidiyor, onlarla konuşuyor. Sahabeden Enes bin Mâlik'in evinde toplantı düzenliyor, rivayetlere göre. Bunun birkaç toplantı şeklinde yapıldığı da söyleniyor. Onlarla da benzer hususlar üzerinde duruluyor. En çok da "Aramızda işlerimiz adaletle yürütülecektir. Diyetlerin ödenmesinde maruf esas alınacaktır. Yani birisi diğerini öldürdüğü zaman kan bedeli ödemek durumundadır. Cinayetlere son verilecektir. İşte, Medine beraber savunulacaktır. Herkes kendi dininde serbest olacaktır. Kimsenin dinine, yaşam biçimine karışılmayacaktır." deniyor. Mesela Kur'ân-ı Kerîm bir madde olarak geçmiyor Medine Sözleşmesi'nde. Yani "Kur'ân'ı esas alacağız." demiyor mesela.
Ahmet Maya: İslam dini ne yaparsa onu... Ayrı bir sözleşme o zaman.
R. İhsan Eliaçık: Şöyle; şimdi peygamberin yaklaşımı şöyle: Peygamberin Medine'ye geldiği zaman, yani onun dünyasını, ne yapmaya çalıştığını anlamak için söylüyorum. Medineliler... Yani Medine'de 10 bin kişi yaşıyor. %45'i Yahudi, gerisi Evs, Hazrec ve diğer gruplardan oluşuyor. Peygambere inananların sayısı 1500 civarında. Bunlar Medine'de. Geldiklerinde Peygamber Medinelilere şöyle demiyor: "Allah beni seçti. Ben Allah'ın peygamberiyim. Ben ne dersem o olacak. Herkes bana itaat edecek." Böyle bir şey demiyor. "Gelin, aramızda sözleşme yapalım." diyor ve sözleşme imzalanıyor. Ve Medine'deki kamu icraatı, kamu yetkileri bu sözleşmeden doğan yetkilerdir. Allah'ın peygamberi olmasından kaynaklanan yetkiler değildir. Çünkü Allah'ın peygamberi olmasından kaynaklanan yetkiler, kendisine inananlar üzerindedir.
Ahmet Maya: O zaman Kur'an'a tabi kılınmayı da orada şart koşmuyor.
R. İhsan Eliaçık: Şart koşmuyor. Neden yapmıyor? Çünkü inanmıyor. Karşısındaki inanmayan bir adama Kur'an uygulanmaz ki. İnanmıyor. O zaman "Sen neye inanıyorsun?" diyor. "Adaleti uygulamak... O zaman adaleti uygulayalım. Sen Tevrat'a inandın; o zaman Tevrat'ın gereğini yapalım. Kim neye inanıyorsa onun gereğini yapsın. Ortak değerlerde buluşup herkes kendi dininin, kendi hukukunun gereği neyse onu yapsın ama ortak müşterekte buluşalım. Öldürmek, çalmak, iftira atmak, zulmetmek yasak. Bunu kim işlerse işlesin aynı cezaya tabi tutulur. Ama gerisini kendiniz nasıl biliyorsanız öyle yapın." demiş oluyor. Yani buradaki asıl husus şudur, bu çok önemli: Peygamberin insanları "Ben yöneteceğim." diye bir iddiası yok. "Niye? Allah'ın Resulü'yüm." E, Allah'ın Resulü olduğunun kanıtı nedir? Kendisi. Cebrail'i gösterebiliyor musun? Yok. Allah'ı gösterebiliyor musun? Yok. Biz nasıl inanacağız buna? Sıradan, ortalama halk buna nasıl inanacak? Kanıt göstermen lazım. Herhangi bir mucize de göstermiyor. Bütün mucize taleplerini de reddediyor. "İnanın." diyor, "Ben yalan söylemiyorum, bana inanın." diyor. O zaman ona inanan kimseyi Kur'ân-ı Kerîm hükümleri bağlıyor; inanmayanı bağlamıyor. İnanmayanı yaptıkları sözleşme hükümleri bağlıyor. O zaman da inanmayanlara, "Gelin, aramızda sözleşme yapalım." diyor. Müslümanlarla bir kardeşlik anlaşması yapılıyor, Medine Sözleşmesi'nin ilk 15 maddesi öyledir. Sonra Yahudilerle ilgili bölüme geçiyor. Sonra Evs ve Hazrec kabileleri, onların müttefiki olan Yahudi kabileleri; âdeta bir kabile konfederasyonu gibi.
Ahmet Maya: Kaç madde?
R. İhsan Eliaçık: 48 madde. En son düzenlenmiş şekli 48 maddedir. Şimdi bu, Kur'ân-ı Kerîm'de atıf olarak geçer. Daha çok da siyer kitaplarında, rivayet kitaplarında Peygamber böyle şeyler yaptı diye anlatılır. Önemli İslam tarihi kaynaklarının hemen hemen hepsinde geçer. Medine dönemine geldiğimizde Kur'ân-ı Kerîm'de Mâide Suresi'nin 42. ayetinde Medine Sözleşmesi'ne atıf bulunur. Yani Medine Sözleşmesi'nin Kur'an'daki kaynağı Mâide Suresi 42. ayettir. Daha doğrusu 40 ile 50 arasında bir bölüm var; oradaki Yahudilerle yapılan anlaşmaları, onların anlaşmayı bozmalarını falan anlatıyor. Orada kastedilen şey, bu Medine Sözleşmesi'yle beraber yapılan anlaşmalardır. Orada diyor ki: "Eğer onlar senden aralarında hakem olmanı isterlerse, onlara hakem ol ve adaletle karar ver. Eğer bunu istemezlerse, senden yüz çevirirlerse, o zaman onları kendi hâllerine bırak." Şimdi burada onları kendi hâllerine bırakmak...
Ahmet Maya: Kendi hâline ve özgür bırakmak...
R. İhsan Eliaçık: Tabii, kendi hâline bırak, karışma. Ama talep ederlerse, "Gel aramızda hakem ol." derlerse, o zaman da adaletle hüküm ver. Bak, Kur'an'la değil; adaletle hüküm ver. Burada müzakere var. Çağımızda biz buna ne diyoruz? Müzakere, anayasa, toplumsal sözleşme.
Ahmet Maya: O dönemin anayasası diyebilir miyiz o inançlar ve mesafeler açısından?
R. İhsan Eliaçık: Tabii. "Medine Şehir Devleti'nin Anayasası" diyor zaten Muhammed Hamidullah. 10 bin nüfuslu küçük bir Medine beldesinin toplumsal sözleşmesidir. Evet, öyle başlamıştır.
Ahmet Maya: Geçenlerde sizin hem bir videonuzu izledim hem de bir yazınızı okudum, yanlış hatırlamıyorsam. Oraya bir "komünist yapı" da diyorsunuz siz. Bir komünist topluluk aslında, öyle değil mi?
R. İhsan Eliaçık: Tabii, şimdi Peygamber Medine'de böyle başlıyor. Bunun çok kanıtları var. Mesela birkaç örnek vereyim: Peygamber Medine'ye geldiği zaman önce Müslümanlarla kardeşlik ahdi kuruyor. Yani biri diğerine kardeş olmakla ona mirasçı oluyor. Biri akşam yemeği yediği zaman diğerine neyi var diye soracak, "Aç mısın?" diye soracak. Beraber yiyip içecekler. Bu gelenek hâlâ Alevi kültüründe "musahiplik" diye devam ediyor. Herkesin bir kardeşi vardır yani. Onunla evlilik ilişkisi yasaktır ama yedikleri içtikleri ayrı gitmez. Bu şekilde, rivayetlere göre 186 aileyi birbiriyle kardeş yapıyor. Kendisi de Hz. Ali'yi kardeş ediniyor. Aileler arasında buna "uhuvvet" deniyor, uhuvvet sözleşmesi. Müslümanlarla kardeşlik ahdi yapılıyor. Yahudilerle ve Medine'nin geri kalan kısmıyla da toplumsal sözleşme, yani Medine Sözleşmesi imzalanıyor. Orada da nasıl davranılacağına, aradaki ilişkinin ne olacağına dair hak, hukuk ve adalet içeren hükümler vazediliyor. Ve bu kardeşlik anlaşmasında birbirlerine mirasçı da olabiliyorlar.
Daha sonra bunun nesh edildiği söyleniyor ama bence nesh edilmedi. Enfâl Suresi'nin sonunda bir ayet var: Bütün bu kardeşlik ahdiyle bir araya gelenlerin, ulu'l-erhâm; sevgi, merhamet, şefkat ve kardeşlik temelinde bir araya gelenler topluluğu yani Türkçedeki karşılığıyla "can yoldaşları" olduğunu belirtir. "Oldunuz artık siz." diyor. Şimdi geleneksel ulema bunun nesh edildiğini, mirasın sadece kan bağıyla olacağını söylüyor. Hâlbuki Kur'ân-ı Kerîm'de bunu kaldırdığına dair bir hüküm yok. Bunlar birbirlerine mirasçı da olabiliyorlar. Evinde yediğinden, içtiğinden başkasına vermen gerekiyor. Aynı durum Hz. İsa ilk başladığında da böyleydi. Onların yediği yemeğe de "agape" deniyordu. Yani toplu olarak yenilen yemek, yeryüzü sofrası demek. Herkes gelecek, yiyeceğini getirecek ve hep beraber bölüşecek, paylaşacak. Böyle bir kültür vardı.
Peygamber'in mescidinin yanında daha önce Suffe açılmıştı; orada yoksul sahabeler kalıyordu. Sırf onların yanına giderek, hatta bayramın ilk günlerini onlarla geçirerek oradaki toplu olarak yere serilip yenen yemeklere, sofralara iştirak ettiğine dair rivayetler vardır. Ve Peygamber sürekli olarak mal biriktirilmemesini, Kur'an'daki tabirle "kenz" yapılmamasını, ihtiyaçtan fazlasının olmayanlarla bölüşülmesini sürekli söylüyordu. Bu da ilk başlarda böyle dayanışmacı, toplumcu bir ruh olduğunu gösteriyor.
Mesela bir örnek de şudur, çok meşhur bir rivayettir; onun üzerinden gidelim: Peygamber Medine'ye girerken kendisi devenin üzerindedir ve deveyle ilerlemektedir. Kabile ileri gelenleri devenin yularından tutarak, "Yâ Resûlallah, bizim eve gel, seni ben ağırlayayım." der. Birisi der ki: "Hizmetçilerim var, rahat edersin. Çardaklı evim var, orada gölgelenirsin." falan filan. Havuzlu villası falan var yani.
Ahmet Maya: O dönemin koşullarıyla...
R. İhsan Eliaçık: O dönemin yani; çardaklı ev, havuzlu villa anlamına geliyor. O da diyor ki: "Devenin yularını bırakın, o gideceği yeri bilir." Deveyi kendisi sürmüyor, nereye duracağını deve tayin ediyor. "Yolu açın, bırakın gitsin deve." diyor. On bir tane kabile reisi devenin yularını tutarak "Bize gel yâ Resûlallah." diyor. On birine de "Açın yolu, gideceği yeri bilir." diyor. Gidiyor gidiyor deve... Bir sokağın başında Sehl ve Süheyl adında iki tane sokak çocuğu, yetim, evsiz; hurma kurutuyorlar. Onların bulunduğu yere deve çöküyor. "Burada kalacağım." diyor. Diyorlar ki: "Yâ Resûlallah, burada ev yok, burası sokak." "Bu çocukların yanında kalacağım." diyor. "Peki, o zaman oraya en yakın ev kimin?" Ebû Eyyûb el-Ensârî'nin evi olduğu anlaşılınca altı ay kadar orada kalıyor. Böyle damı akan, yıkık dökük bir yerde...
Sonra mescidin kenarında bir hücre yapılıyor, oraya taşınıyor. Aralarında para toplayıp önce bir mescit yeri satın alıyorlar. Uzun, dikdörtgen şeklinde, koridor gibi bir yer. Yerlerde hasır var, hurma dallarıyla çevrilmiş. Onun kenarında küçük küçük odacıklar var, Peygamber orada kalıyor. Öyle "2+1", "3+1" ev falan yok yani, her şey ortada.
Bir tane de pazar yeri satın alıyorlar. Yahudi birisinden satın alıyorlar. Hiçbir yeri ele geçirmiyorlar, hiçbir yere çökmüyorlar. Para toplayıp satın alıyorlar mescidin yerini ve pazar yerini. "Burada bizim pazar yerimiz olacak." diyor. Pazar yerine de şöyle bir kural koyuyor: Kim sabah erkenden gelirse o, pazarın en iyi yerinde durabilecek. Önceden yer kapma yok, ayakbastı parası yok. "Aynen mescitteki gibi." diyor. Mescide dışarıdan gelindiği zaman nasıl ki ön tarafta protokol yoksa, kim nerede boş yer buluyorsa -isterse hemen imamın arkası olsun- gidip durabiliyorsa, pazar yerine de kim erken gelirse, kim iyi çalışırsa o istediği yere ürününü koyacak ve satacak diyor.
Ahmet Maya: Hocam bizim mescitlerde şu an öyle değil. Korumalar...
R. İhsan Eliaçık: Eyvah canım; koruma sırası, sultanın yeri... Bak, bu ne demektir? Pazarda tekeli kırmak demektir. Gerçek serbest pazar budur. Şu anki kapitalizm serbest pazar falan değil ki; gerçek bir pazar değil yani. Kapitalizm, rakiplerin tasfiyesi ve mallara el koyma üzerine kuruludur. Gerçek serbest pazarda tekel diye bir şey olmaz. Köydeki üretici getirir, istediği yerde satar; kimse ona engel olamaz. Şimdi sen diyelim yeni bir araba, yeni bir teknoloji icat et bakalım, öncekiler ne yapıyor? Boğmak, yok etmek isterler. Vahşi kapitalizm var yani. Gerçek anlamda adil bir piyasa falan yok. Peygamber bunu da yapmaya çalışıyor. "Kazandığınız paraların ihtiyaç fazlasını dağıtın, biriktirmeyin." diyor. Aşırı zenginliğe asla izin vermiyor; aşırı yoksulluğa da dikkat çekiyor. Mesela şöyle bir duası vardır: "Yâ Rabbi, senden kifayet miktarınca isterim. Zenginliğin ve yoksulluğun şerrinden sana sığınırım." İkisinin şerrinden de sığınıyor yani. Orta hâlde olmayı en iyisi olarak gösteriyor.
Velhâsılıkelam, işte bütün bunlar; dayanışmacı, komünal, toplumcu bir düzen kurmaya çalıştığını ve toplumun farklı kesimlerini tanıdığını, onlara Kur'an'da "Ehl-i Kitap" diye isim verildiğini gösteriyor. Oysa daha önce bir din gelir ve diğer dini tanımazdı. Kendini hak ilan eder, öbürlerini batıl ilan eder ve yok sayardı. İki din bir arada yaşayamazdı. Öbürü batıl olduğu için, sen de kendini hak gördüğün için hak batılı ne yapar? Yok eder. "Hayır." diyor, "Sizin adınız Ehl-i Kitap'tır. Gelin, aramızdaki ortak kelimede birleşelim, buluşalım." Yahudilerle sözleşme imzalıyor. Hristiyanlara Ehl-i Kitap diyor, Yahudilere Ehl-i Kitap diyor; onlara hukuki statü veriyor. Bu nedir? Kendisinden olmayan dinlere hukuki statü verilmesidir. Ehl-i Kitap nitelemesiyle onlarla bir arada yaşamayı kabul ediyor. Ve onların dinlerine, dolayısıyla dillerine, kültürlerine, renklerine, inançlarına, ritüellerine, mabetlerine asla dokunmuyor.
Ahmet Maya: Buradan ne çıkar? Sözleşme ne zaman bozuldu? Tabiyet bakımından Türklüğe tabiysen varsın, Kürt değilsin. Müslümanlık sözleşmesi de keza öyle; o sözleşmeye dâhil değilsen dışlanırsın. Şimdi sözleşme bozulmuş gibi, Medine Sözleşmesi... Nereden çıkarıyorum bunu? Kürtler kendi diliyle, kendi rengiyle; Aleviler inancıyla; bu ülkede gayrimüslimler bir zamana kadar baskılara uğruyorlardı. Onlar, geldiğimiz aşamada -yüz yıllık cumhuriyeti ve ötesini de konuşabiliriz elbette ama- bugün bir mesele var: Kürtlerin sözleşme dışı kalması. Cumhuriyette laik yapıyla beraber başka bir şekilde dışlanması; bugün siyasal İslam boyutuyla işin dışında tutulması... Kürtler bu sözleşmenin neresinde hocam? Neden dışında kaldı?
R. İhsan Eliaçık: Şimdi Osmanlı İmparatorluğu, imparatorluklar çağının bir yansımasıydı ve orada asıl olan soy idi. Devletin egemen kimliği soya dayanıyordu. Osmanlı soyundan olman lazımdı; eğer o soydan gelmiyorsan devleti yönetemezsin, egemen makamda oturamazsın. Soy esasına dayalıydı. Türkiye Cumhuriyeti'ne geçilince bu soy esası kalktı. 1922'de malum, saltanat kaldırıldı. "Hangi soydan olursan ol." dendi. Bu sefer kimlik vazedildi. 1921 Anayasası'nda bu yok; 1924'ten sonraki anayasalarda daha fazla var. İlk kurulduğunda "Türkiye" deniyordu. Kelime bile yeni olduğu için ağza tam oturmuyor. "Fransız lehçesiyle mi yoksa İngiliz lehçesiyle mi söyleyeceğiz?" Fransız telaffuzuyla söyleniyordu. Sonra Türkiye denmeye başlandı. Mesela ilk açılan meclisin isminde başlangıçta "Türkiye" kelimesi yoktu: Büyük Millet Meclisi (BMM). Daha sonra "Türkiye Büyük Millet Meclisi" oldu.
1921 Anayasası'nda da Türklük vurgusu falan yoktu. 1924'ten itibaren "Türk devleti", "Türk milleti" denmeye başlandı. 1961 Anayasası'nda ise tamamen "Türk vatanı", "yüce Türk milleti", "kutsal Türk vatanı" gibi ifadeler yer aldı. Aslında buna sözleşme de diyemeyiz; çünkü sözleşmeye katılım olması gerekir. Katılım olmadan devlet bunu doğrudan vazediyor, zorunlu kılıyor. O sözleşmeyi zorunlu kılıyor. Buna "zorunlu sözleşme" diyebiliriz. Zorunlu sözleşme olabilir ama ben ona tam anlamıyla sözleşme demiyorum. Bu devlete, soyun yerine geçecek bir kimlik vazediliyor; bu, Türk kimliğidir. Bir de anayasada "Devletin dini, din-i mübîn-i İslam'dır." maddesi vardı. Bu da 1928'de kaldırıldı. Yani 1928'e kadar hem Türklük hem Müslümanlık devletin resmî kimliğiydi. Dolayısıyla Türk olmayan ve Müslüman olmayan kimse, otomatikman resmî olarak dışlanmak zorundaydı. Çünkü devlet kendini böyle tanımlamıştı.
Mesela şimdi İran'da Müslüman olmak; Şii, Caferi olmak; Velâyet-i Fakih'e ve On İki İmam'a inanmak devletin resmî görüşüdür. Soy yerine bunu ikame etmişler, eski çağların soy anlayışı yerine. Şimdi bundan olmayanların hepsi dışlanıyor. Mesela İsrail'de Yahudilik, devletin bizatihi resmî kimliğidir. Soy değil, Yahudi olman lazım. Her ülkede aşağı yukarı bunlar var. Ama mesela Amerika'da, İspanya'da, İngiltere'de bu durum biraz daha farklıdır. İspanya anayasasında "Hispanik" kelimesi geçer mesela. En ileri aşamada olanlar Avrupa Birliği bünyesinde bunu bayağı geliştirmiş durumdalar. Yazılı olmasa bile teamül olarak var.
Şimdi Türkiye'de resmî olarak Türklük ve Müslümanlık vardı. Müslümanlık 1928'de anayasadan kaldırıldı, sadece Türklük kaldı. Ancak Müslümanlık ve de Sünnilik -Ehl-i Sünnet veya Maturidi, Hanefi Sünnilik- yazılı olmayan bir şekilde yine o örtük, zorunlu sözleşmeye dâhildir. Dolayısıyla şimdi Türklük, Müslümanlık ve Sünnilik bu coğrafyadaki devlette; Türklük resmen anayasada vazedilerek, diğer ikisi de teamülen, yazılmayan kural şeklinde devam ederek egemen kültürü ifade etmektedir. Eski çağların soy bağının yerine geçirilmiştir.
Şimdi burada Kürtlük var mı? Yok, çünkü Kürtler Türk değil. Alevilik var mı? Yok, çünkü Aleviler Sünni değil. Yahudilik, Hristiyanlık var mı? Yok, çünkü fiilî olarak Müslümanlık geçerli. Ve diyorlar ki bu egemen kültürün varlığı son derece doğaldır; bütün ülkelerde aşağı yukarı böyledir. Mesela bir dilin, bir mezhebin, bir ırkın egemen olduğunu, diğerlerinin onunla beraber, onun adaletli gölgesi altında yaşadığını iddia ediyorlar. Diyorlar ki: "Kardeşim, tabii ki Türklük, Müslümanlık ve Sünnilik bu toplumun egemen kültürüdür. Nüfusun %85-90'ı budur zaten, hakkıdır." falan diyorlar. Hâlbuki bu durum sosyoloji için geçerli olabilir ama devlet idaresi için geçerli değildir. Devlet yönetiminde buna bakılmaz, çoğunluğa göre hak belirlenmez.
İnsanların çoğu Müslüman, Türk ve Sünni olabilir; camiler açık, Türkçe konuşuluyor, tamam, sen buna müdahale edemezsin, sosyoloji budur. Fakat biz devletten bahsediyoruz. Yani herkesten vergi toplayan, orduya hükmeden, polise hükmeden, yetişen çocukların nasıl eğitileceğine karar veren, yani kamu hizmetlerini yürüten erke "Türk'tür" dersen veya "Müslümandır, Sünnidir" dersen, bu güç sadece onlara hizmet edecektir anlamına gelir. Yarın bir gün birisi çıkar -nitekim çıkanlar da oldu-: "Bu Türk devletidir kardeşim, Türk olmayana ben yardım etmem." diyebilir. Nitekim öyle durumlar da yaşandı. Mesela bir tartışma olmuştu: "Bayırbucak Türkmenlerine yardım ettin, Orta Asya'daki Türk topluluklarına yardım ettin..." Yani devlet resmî olarak etrafta; Bulgaristan'da, Azerbaycan'da, Kıbrıs'ta nerede bir Türk unsuru varsa kendini ondan sorumlu hissediyor. Çünkü Türklük üzerine kurulmuş. Kendine Türk devleti dediği için "Ben bunlara bakarım, öbürlerinden bana ne?" demiş gibi oluyor.
Doğru, eğer kendini sadece "Türk devleti" olarak tanımlarsan bunu yaparsın; "Müslüman devlet" dersen sadece Müslümanları gözetirsin; "Sünni devlet" dersen sadece Sünni dünyayı gözetirsin. "Ben onların devletiyim." dersin. Ama dersen ki: "Ben adalet devletiyim, hukuk devletiyim. Zulme karşı kim mazlum duruma düşerse onun yanındayım." O zaman durum değişir. Bu topraklardaki birlikte yaşama iradesi; Türklükle, Müslümanlıkla veya Sünnilikle değil, insanların kendi özgür iradeleriyle, katılımlarıyla var olabilir. Bir insan Türk olmayabilir, Müslüman olmayabilir, Sünni olmayabilir ama bu coğrafyada yaşıyordur, 85 milyonun içerisinde yer alıyordur. Onlar, "Biz bu sözleşmeye katılıyoruz; Kürtlüğümüzle, Aleviliğimizle, Yahudiliğimizle veya Ermeniliğimizle sosyolojik çoğunluğun yanında eşit yurttaşlar olarak biz de bu sözleşmeye dâhiliz." deyip bir irade ortaya koyarlarsa, işte o gerçek anlamda demokratik cumhuriyettir.
Şimdi burada konuyu şuraya bağlayacağım, çok özür diliyorum: Abdullah Öcalan hem 2013 sürecinde hem de bu son süreçle beraber sıklıkla Medine Sözleşmesi'ne atıf yapıyor. İki noktaya atıfta bulunuyor aslında: Birincisi, bin yıllık kardeşlik bağlamında Malazgirt'e atıf yapıyor; "Orta Asya'dan geldiniz, kapıları açtık ama biz yok sayıldık, oysa eşittik, kardeştik." diyor. İkincisi de Medine Sözleşmesi'ne vurgu yapıyor. O da Kürtlerin ekseriyetinin Müslüman olmasından kaynaklı bir yaklaşım.
Ahmet Maya: Abdullah Öcalan sürekli neden Medine Sözleşmesi'ne vurgu yapıyor?
R. İhsan Eliaçık: Şundan dolayı: 2014'te Diyarbakır'da Demokratik İslam Kongresi yapılmıştı; ben de oraya gidip bir konuşma yapmıştım. Öcalan'ın oraya gönderdiği mesajda da bu ifadeler vardı; ben de o ifadeyi orada bizzat duymuştum. Oradaki oturumlardan bir tanesinin ana konusu da Medine Sözleşmesi'ydi, onunla ilgili bir tebliğ sunmuştum. Dedi ki: "Orta Doğu'da tarih boyunca devam eden ve şu anda hâlâ sürmekte olan kanlı kaos ortamı, Medine Sözleşmesi'nin ruhuna dayanan demokratik İslam anlayışıyla çözülebilir." Gönderdiği mesajda bunu açıkça ifade etti.
Şimdi bunu geleneksel dinî gruplardan hiçbiri dile getirmiyor. Tarikatlar, cemaatler, İslam'a hizmet ettiğini söyleyenler, tefsir yazarları, ilahiyat fakülteleri... Hiçbiri bunu söylemiyor, hepsi bu perspektifi terk etmiş vaziyette. Bir o söylüyor, aşağı yukarı bir de biz söylüyoruz. Ben de bununla ilgili çok sayıda konferans verdim; kurtuluşun ve çözümün burada olduğunu ifade ettim. Bununla ilgili yazdığım *Adalet Devleti* kitabım var. Bir de Ali Bulaç'ın *Medine Sözleşmesi* kitabı vardır; o da çok değerli bir çalışmadır, konunun tarihsel ve metinsel boyutunu etraflıca anlatır.
Şimdi bu yaklaşım Kürtlere ne getirir, Türkiye'yi böler mi? İnsanlar tabii bundan endişe ediyorlar. Diyorlar ki: "Öcalan bundan niye bahsediyor? Türkiye'yi bölmek için Medine Sözleşmesi'ni kullanmaya kalkıyor." Oysa Medine Sözleşmesi çok hukukluluk, çok kültürlülük, çok dillilik demektir. "Herkes kendi dininde serbesttir." Anlaşmada "Lillahi dinuhum ve lil-müslimine dinuhum" (Onların dini kendilerine, Müslümanların dini kendinedir) ilkesi vardır. Buradaki din kavramı; dil, inanç, yaşam biçimi, felsefi görüş, dünya görüşü, kılık kıyafet, hepsini kapsar. Bunlarda serbestsin.
Ahmet Maya: Buna karşı çıkan bir Müslüman, Hz. Muhammed'in koyduğu hükme, imzaladığı sözleşmeye mi karşı çıkmış oluyor?
R. İhsan Eliaçık: Evet!
Ahmet Maya: Buradan sahih bir Müslümanlıktan bahsedilebilir mi?
R. İhsan Eliaçık: Ya, Müslüman kendi dininin tarihini bilmiyor! Böyle olmayacak da ne olacak peki birader? Tabii ki böyle olacak; herkes kendi inancında, kimliğinde serbest olacak. Bu durum Türkiye'nin bölünmesi anlamına gelmez ki! Öcalan bunu bölünme amacıyla söylemiyor; tam aksine ayrışmayı, bölünmeyi durdurmak için söylüyor. O anlamda Medine Sözleşmesi modeli Türkiye'yi bölmez; tam tersine bölünmeyi engeller. Ben Medine Sözleşmesi'ni Türkiye'nin bölünmesini önleyeceği için savunuyorum. Karşı çıkanlar ise "Bu yaklaşım Türkiye'yi böler, Kürtler ayrı bir yapı kurar." diyorlar. Yahu niye ayrı olsun? Kürtler kendi dilinde, ana dilinde, kültüründe, her alanında serbest olacak; kimse müdahale etmeyecek. Kürtçenin yoğun olarak konuşulduğu yerlerde mahkemelerde, okullarda, tabelalarda, eğitimde tabii ki Kürtçe de yer alacak. Bunun kime ne zararı var?
Ayrıca Kürtçe ve Türkçe yapılan eğitim programları ortak bir heyet tarafından hazırlanır. Mesela dinler tarihi, Osmanlı tarihi, Türk tarihi, Kürt tarihi ortak bir heyetçe yazılır. Bu müfredat Kürt illerinde Kürtçe olarak, Türkçenin konuşulduğu bölgelerde Türkçe olarak aynı içerikle okutulur.
Ahmet Maya: Çok güzel bir Türkiye tablosundan bahsettiniz ama bu mümkün mü?
R. İhsan Eliaçık: Tabii ki mümkün, biz bunu savunuyoruz. Bence Öcalan'ın da talep ettiği budur; ayrı bir Kürdistan devleti kurulmasını öngörmüyor. Orta Doğu gerçekleri açısından bunun şu anda geçerli olmadığını söylüyor. Bu nitelemenin en fazla coğrafi bir tanımlama olarak anılabileceğini belirtiyor. Yani Kürdistan siyasi bir birim değil, coğrafi bir bölgedir. Tarihsel olarak da bu böyledir; Kürdistan diye tarihî ve coğrafi bir bölge vardır ve bu isim bütün kadim kaynaklarda geçer. Nasıl ki Türkistan var, Belucistan var, Türkmenistan var; Kürdistan da kaynaklarda mevcuttur.
Ahmet Maya: Kaynaklarda var yani, öyle mi?
R. İhsan Eliaçık: Tabii ki. Geçenlerde bazıları kaynaklarda böyle bir şeyin olmadığını iddia etti. Sevdiğim bir ilahiyatçı arkadaş var: İsrâfil Balcı. Çalışmalarını, videolarını beğenirim, tavsiye de ederim ama bu Kürt mevzusunda kendisiyle ters düştük. Dedi ki: "İlk kaynaklarda Kürtler geçmiyor." Hayret doğrusu! İslam tarihindeki en temel kaynaklardan biri Belâzürî'nin *Fütûhu'l-Büldân* adlı eseridir. Hayber'in Fethi'yle falan başlar; İslam ordularının fethettiği memleketleri anlatır. Adam bunun için müstakil kitap yazmış: *Beldelerin Fethi*. O ne diyor? "İlk İslam fetihlerinde Kürtler yok." deniyor. Ben de son yazımdaki verileri koydum; internet sitemden bakabilirsiniz. "İlk İslami Fetihlerde Kürtler" başlığıyla Belâzürî'de Kürtlerin geçtiği pasajları tek tek sıraladım. Hem Arapça metinlerini hem Türkçe tercümelerini inceledim. "Ekrâd" (Kürtler), "Bilâdü'l-Ekrâd" (Kürt beldeleri) ifadelerinin geçtiği yerleri kırmızıyla işaretleyip paylaştım. İnternet sitesinden bakılabilir, kaynaklarda onlarca yerde geçiyor.
Tarihsel süreç şöyle gelişiyor: Kürtler o dönemde Sasanilerin müttefiki durumunda. İslamiyet Hz. Ömer devrinde hızla yayılıp fetih orduları İran içlerine girince Kürtler müttefik oldukları için İslam ordularıyla karşı karşıya geliyorlar. Celûlâ Savaşı var mesela; Kürtler İran'la beraber İslam ordularına karşı savaşıyor. Ardından Nihâvend Savaşı gerçekleşiyor; orada ise Kürtler İslam ordularıyla beraber savaşıyor. Çünkü bu süreçte Kürtler Müslümanlaşmaya başlıyor ve ittifaklar değişiyor; bölgede yükselen yeni güçle yani İslam ordularıyla bir araya geliyorlar. Bunların hepsi ilk kaynaklarda anlatılır ve coğrafi terimler takip edildiğinde...
Ahmet Maya: Ki Türklerden çok daha önce İslamiyet'e dâhil olan bir halk...
R. İhsan Eliaçık: Tabii ki! Nerede yaşıyorlar mesela? "Bilâdü'l-Ekrâd" yani Kürtlerin beldeleri diye şehir ve bölge isimleri zikrediliyor: Cibal bölgesi, Sevâd arazileri, Cezire bölgesi diye anılır. Bu coğrafi sınırları takip ettiğiniz zaman bugünkü Kürdistan denilen tarihî havza ortaya çıkıyor aşağı yukarı.
Ahmet Maya: Peki, şöyle devam edelim: Medine Sözleşmesi bağlamında Abdullah Öcalan'ın o kongreye gönderdiği mesajı değerlendirmiş olduk. Esas meseleye gelelim. Tartışma çok boyutlu. Denir ki: "Kardeşim, İslam demokratikleşemez; kuralları nettir, Kur'an ortadadır." İnanırsınız inanmazsınız, izleyiciler arasında da farklı görüşler var; siz de bunu sıkça dile getirirsiniz. Burada somut bir gerçeklik var: Abdullah Öcalan'ın dikkat çeken vurgularından biri de "demokratik İslam" kavramıdır. İslam'ın özü itibarıyla demokratik olduğunu, Hz. Muhammed'in devrimci bir önder olduğunu ve Medine Sözleşmesi'nin buna dayandığını savunur. Sizin de yazılarınızda ve programlarınızda belirttiğiniz komünist/toplumcu ilkelerle örtüşen tarafları var. İslam demokratikleşebilir mi? Bugünkü İslam nasıl bir İslam'dır? Mevcut İslam anlayışını demokratikleştirmek mümkün müdür?
R. İhsan Eliaçık: Şimdi, İslam'ın aslı zaten demokratiktir. Demokratikleşmeyen ve demokratikleşemeyecek olan yorumlar; Taliban İslam'ıdır, IŞİD İslam'ıdır, saltanatçı imparatorluk İslam'ıdır, kapalı tarikat ve cemaat İslam'ıdır. Kur'an'da anlatılan İslam ve Medine'deki ilk tecrübe bütünüyle demokratiktir. Bunu neye dayandırıyorum? Birkaç temel esasa dayandıracağım, mesnetsiz konuşmayalım.
Biraz evvel Medine Sözleşmesi'nin Kur'an'daki referansını belirttim: Mâide Suresi 42. ayet. "Sana gelirlerse aralarında adaletle hakemlik et; başvurmazlarsa onları kendi hâllerine bırak." diyor. "İllaki ben yöneteceğim." diye bir dayatma yok.
Ayrıca En'âm Suresi'nde ve Gâşiye Suresi'nde açık ayetler vardır. Gâşiye Suresi 22. ayette Peygamber'e hitaben şöyle buyrulur: "Sen onların üzerinde bir zorba (musaytır) değilsin." Peygamber'e zorbalık kesin bir dille yasaklanıyor. Zorbalık ne demektir? Faşizm demektir; faşizm yasaktır. Yani bir inancı, bir davranışı zorla dayatamazsın. Ha, suç işleyen bir kimsenin işlediği fiilin cezasını çekmesi zorbalık değildir. Adam öldürmüştür, hırsızlık yapmıştır; cezasını çekecektir. O çağın cezalandırma biçimleri günümüzde çok eleştirilir; el kesme vs. konuları tartışılır.
Ahmet Maya: "O dönemin şartları öyleydi." diyorsunuz.
R. İhsan Eliaçık: O cezalar zorbalık değildir; ayrıca o cezaların çağdaş muadilleri uygulanabilir. Yani hırsızın illaki fiziki olarak elini keseceksin diye mutlak bir şart yoktur; hırsızlığa giden yolları tıkadığın zaman da hırsızın elini kesmiş olursun, mecazi olarak yorumlarsın. Veyahut o dönemde aşiret yapısı içinde uygulanan bir ceza yöntemiydi; Hammurabi Kanunları'nda bile vardır. Bugün hapisle, tecrolle, ıslah yöntemleriyle, para cezasıyla hırsızlığı engelleyebiliyorsan bu tedbirleri uygularsın; içtihat kapısı açıktır, birçok İslam âlimi de bunu söyler, bunda sorun yok.
Bizim kastettiğimiz zorbalık; kişinin peygamberliğini insanlara zorla kabul ettirmesi, insanları zorla dine sokması, insanların ana dillerini zorla yasaklaması gibi fiillerdir. "Benim gibi konuşacaksınız, benim ideolojimi benimseyeceksiniz." diyerek devlet erkini ya da peygamberlik makamını baskı aracına dönüştürmek peygamberlere dahi yasaklanmıştır. Bu bir.
İkincisi: En'âm Suresi'nde, "Sen onların üzerinde bir koruyucu, bir bekçi (hafîz) değilsin." denir. Muhafızlık da yasaklanmıştır. Bu ne demektir? Bir insanın tepesinde sürekli bir bekçi, bir kontrol mekanizması olursa o insan özgür olamaz. Ya da devlet topluma jandarmalık, ahlak bekçiliği yaparsa o toplum özgür olamaz; baskının olduğu yerde bireyler kendini ifade edemez.
Üçüncüsü ve en önemlisi: "Sen onların üzerinde bir vekil de değilsin." denmektedir. Vekalet anlayışı da reddedilir. Yani Allah ile kul arasına girip onların adına karar veren ruhban ve vekillik kurumu yoktur. Şimdi çağımızda bir insanın veya toplumun nasıl özgür olabileceğini düşünelim: Bu üç unsur yoksa o toplum ve o birey özgürdür. Başında bir diktatör/zorba yoksa, hayatına bekçilik edip "Şunu yap, bunu yapma!" diyen bir baskı aygıtı yoksa ve vesayet mekanizmaları olmadan doğrudan kendi iradesini ortaya koyabiliyorsa o toplum özgürdür. Kur'ân-ı Kerîm'in çizdiği temel çerçeve budur.
Devlet yönetimiyle ilgili olarak da Kur'an şöyle der: "Onlara yeryüzünde bir imkân (iktidar) verdiğimizde adaletle hükmederler..." Kur'ân-ı Kerîm'de "devlet" ve "iktidar" kelimeleri iki yerde geçer; her ikisinde de gücün tek elde toplanması bağlamında eleştirel bir anlam taşır. Kur'an saltanatçı devlete ve tekçi iktidara olumlu bakmaz. Bunun yerine "imkân" kavramını kullanır. "Onlara imkân verdiğimizde adaletle davranırlar, insanları iyiliğe çağırırlar, güzellik üretirler." İstenen düzen budur. Ve en temel ilke: "Ve emruhum şûrâ beynehüm" (Onların işleri aralarında danışma/şûra iledir).
Ahmet Maya: Meclisler yöntemi yani, bugünkü parlamenter sistem...
R. İhsan Eliaçık: Tabii ki! Tek adam yönetimi yok, saltanat yok, padişahlık yok, diktatörlük yok; ortak akıl ve şûra var. "Ve emruhum şûrâ beynehüm": İşlerini istişareyle yürütürler. Meclisler kuracağız, kurullar oluşturacağız, kararları ortaklaşa alacağız. Evlerde, meclislerde, alanlarda toplanıp konuşacağız ve birlikte karar vereceğiz. İlahi buyruk bunu gerektirir. E, bu yaklaşım tam anlamıyla demokrasi değil de nedir? Demokrasi başka nasıl tanımlanır? İşte bu nedenle o metne sürekli vurgu yapılıyor.
Ahmet Maya: Son olarak Kürt meselesinin demokratik çözümü konusuna gelelim. Bu ülkenin en temel tarihsel meselesi. Sizin de bu soruna dair önerileriniz, çözüm yöntemleriniz var; sürecin içinde yer alıyor, destek veriyorsunuz. Ne yapılmalı? Müslüman kesimin üzerine bu hususta nasıl bir sorumluluk düşüyor? En kritik nokta burası. O yüzden sizinle bu konuyu konuşuyoruz; zira farklı kesimler de sizin görüşlerinizi dikkatle takip ediyor. Müslüman camia bu sürece neden sahip çıkmalı ve Kürtlerin hukuk dairesi içerisine tam olarak dâhil edilmesi için ne gibi adımlar atılmalı?
R. İhsan Eliaçık: Evet... Şimdi her şeyden evvel, başta da belirttiğim gibi Kürtler bin yılı aşkın süredir Müslüman bir halktır. Hatta Türklerden çok daha önce İslamiyet'e geçmişlerdir. Kürtlerin İslam tarihindeki temel rolü medreselerde ilim adamı, fakih ve mutasavvıf yetiştirmek olmuştur; çok büyük Kürt âlimleri vardır. Bunların birçoğu genel olarak "İranlı" diye kaydedilmiştir; çünkü o dönemde İran coğrafyası içinde yaşayan halklardan biri sayıldıkları için etnik kimlikleri ayrıca zikredilmemiştir. Mesela Ebû Hanîfe ed-Dîneverî vardır; meşhur *el-Ahbârü't-Tıvâl* adlı İslam tarihi kitabının yazarıdır. O bir Kürttür, Dînever şehrindendir. Kaynaklar ondan İranlı diye söz eder; çünkü o dönemde bölge İran sınırları dâhilindeydi. Ama adam köken olarak Kürt'tür. Ben o eseri çok severim; İslam tarihini bölge halklarının gözünden aktarır.
Bunun gibi pek çok isim sayabiliriz. Mesela İbnü'l-Esîr vardır; Cizreli bir İslam tarihçisidir. İlim sahasında medeniyete çok ciddi katkıları olmuştur, sayısız âlim yetiştirmişlerdir. Arap, Fars, Türkmen ya da Afgan sanılan pek çok tarihî şahsiyetin kökeni incelendiğinde Kürt olduğu ortaya çıkar. Dolayısıyla ilmiyle İslam medeniyetine bu denli hizmet etmiş Müslüman bir halkı yok sayamazsınız. Müslümanlık adına böyle bir halkı inkâr etmek hem İslam'ın ilkelerine hem bölge sosyolojisine hem de tarihî hakikatlere aykırıdır. Ortada kadim bir halk var ve bugün dünyada yaklaşık 40 milyon insan anadili olarak Kürtçe konuşuyor.
Kürtçe başlı başına müstakil bir dildir. Bir lisanın bağımsız bir dil olduğu nereden anlaşılır? Dil bilimciler gayet açık bir ölçüt koymuştur: Biri konuştuğunda diğeri anlamıyorsa o bağımsız, yabancı bir dildir. Bir Türk, Kürtçe konuşulduğunda anlayabiliyor mu? Anlayamıyor. O hâlde o müstakil bir dildir. "Kürtçe şunun bunun lehçesidir." demenin mantığı yoktur. Gerçi ben mesela Türkmenceyi ya da Kırgızcayı da doğrudan anlayamıyorum; köklerine baktığınızda Türkçenin kollarıdır dersiniz ama zamanla farklılaşmıştır. Karşılıklı anlaşılırlık ortadan kalktığı an o farklı bir dildir. Dilin tanımı budur. Dünyanın en kadim coğrafyasında, Dicle ile Fırat arasında 40 milyon insan bu dili konuşuyor birader. Sen şimdi bu gerçeği nasıl yok sayabilirsin? Bin yıldır Arap'ı, Osmanlı'yı, Fars'ı tehdit etmeyen bu dilin varlığı bugün seni niye tehdit etsin?
"Kürtçe konuşmak Türkçeyi zedeler, Türklüğü tehdit eder." diyenlerin yaklaşımı sorunludur. Çünkü onlar tek bir dili ve etnisiteyi devletin bekasının yegâne unsuru olarak görüyorlar. Başka biri farklı bir dil konuştuğu zaman "Devlet elden gidiyor, millet elden gidiyor!" hissiyatına kapılıyorlar. Hâlbuki İsviçre'de dört tane resmî dil var; resmî dil kardeşim! Avrupa'nın merkezinde bir kantondan diğerine geçiyorsun İtalyanca, öbür tarafa geçiyorsun Almanca, diğer tarafta Fransızca konuşuluyor. Dört farklı dil bir arada, barış içinde varlığını sürdürüyor. Kafenin bir masasında İtalyanca konuşulurken yan masada Fransızca konuşuluyor; üstelik yerel diller, Romanşça da korunuyor. Bu ülkeler dil meselesini çoktan aşmışlar. Biz bu coğrafyada bunu neden aşamıyoruz?
Bence ortalama bir Türk vatandaşı Diyarbakır'dan yola çıkıp İran'a, Tebriz'e kadar Türkçe ve Kürtçeyi rahatlıkla kullanarak gidebilmeli. Aynı şekilde oradan gelen birisi İstanbul'a ulaşana dek Diyarbakır'da Kürtçe, Kayseri'den geçerken Türkçe; her iki dili de doğal bir biçimde konuşabilmelidir. Avrupalılar bunu başarmış durumda. Adam sınır boyunda bir tarafa dönüp Fransızca konuşuyor, diğer tarafa dönüp yerel dille anlaşıyor.
Ahmet Maya: Biz pek yurt dışına çıkamadığımız için... Yurt dışı çıkış yasaklarımız oluyor.
R. İhsan Eliaçık: Benim de uzun yıllar çıkış yasağım vardı; altı yıl gidemedim, daha yeni kalktı. Bu coğrafyanın çok dilli bir zenginliğe kavuşması gerekir. Üniversite mezunu bir Türk de bir Kürt de hem Türkçeyi hem Kürtçeyi yetkin bir biçimde konuşabilmelidir. "Bin yıllık kardeşiz." deyip Kürtçeden tek kelime bilmemek büyük bir eksikliktir. Bunu bir bölünme tehdidi olarak görmek doğru değildir.
Ben bu meselede şöyle bakıyorum: Abdullah Öcalan'ın açıklamaları, hareketin geldiği nokta ve silahların devreden çıkarılması çağrıları tarihî bir eşiktir. Bu kazanımlardan geriye düşmemek icap eder. "Neden silah bırakıyorsunuz?" gibi yaklaşımlar yerine, barış yönündeki bu iradeyi desteklemek gerekir. Zira bu tavır, uzun yıllara dayanan çatışmalı bir tecrübenin neticesinde oluşmuştur. Ben Öcalan'ın söylemlerini 1990'lı yıllardan beri takip ediyorum. 1995'te de silahların bırakılması gerektiğini söylüyordu. 1992'de yayımlanan *Din Sorununa Devrimci Yaklaşım* kitabından itibaren din konusundaki tahlillerini okuyorum. Ortadoğu sosyolojisini, dinler tarihini etraflıca incelemiş bir isim. Yirmi beş yılı aşkın süredir cezaevinde okuyan, araştıran bir figür var karşımızda. Ancak konuyu sadece geçmişin sığ söylemleriyle kapatıp dinlemekten kaçınıyorlar. Nelson Mandela'nın cezaevi süresi 27 yıldı; neredeyse o süreyi de aşacak. Bugün muhatap açıkça, "Silahı bırakalım, masaya oturalım, müzakere edelim; dinî ve tarihî referanslarla bunun zeminini konuşalım." diyor. Bu çatışma bir yüz yıl daha bu şekilde mi devam edecek?
Ahmet Maya: Peki, kapılar açılırsa siz kendisiyle görüşmek ister misiniz?
R. İhsan Eliaçık: Onun benimle değil; devletle, toplumla ve siyasetle görüşmeye ihtiyacı var. Zaten kendisi de geniş bir istişare zemini talep ediyor. Bence heyetlerin gidip görüşmesi, onu dinlemesi ve toplumsal hassasiyetleri kendisine aktarması gerekir. "Sen böyle söylüyorsun ama toplumda şöyle kaygılar var." denmeli, açık yüreklilikle konuşulmalıdır. Çünkü anlaşıldığı kadarıyla bu meseleyi kalıcı bir barışla çözmek istiyor.
Tabii ortada yönetilmesi gereken çok ciddi toplumsal travmalar var; karşı tarafın hassasiyetlerini de anlıyorum, büsbütün görmezden gelmiyorum. Ben de sıkça bu sorularla karşılaşıyorum. Deniyor ki: "Kırk bin insan hayatını kaybetti; şehitler ne olacak, onların geride kalan aileleri ne olacak?" Haklı bir acıdır. Fakat tarihteki en büyük dünya savaşları dahi bir noktada barışla neticelenmiştir. II. Dünya Savaşı'nda 60 milyondan fazla insan öldü; nihayetinde hesaplaşmalar, yüzleşmeler yapıldı ve barış inşa edildi. Sürekli geçmişteki acılara takılıp kalırsak geleceğe yürüyemeyiz. Hukuk çerçevesinde gerekli adımlar atılır, adaletten sapmadan ortak bir gelecek kurulur.
Ben Türkiye'nin ve bu coğrafyanın bölünmesinden değil, tam aksine bütünleşmesinden yanayım. Bir Müslüman olarak Türklerin, Kürtlerin, Arapların, Farsların tıpkı Avrupa Birliği modelinde olduğu gibi sınırları anlamsızlaştırarak birleşmesini savunuyorum. Ne bölünmesi? Medine Sözleşmesi ruhuna dayanan konfederal, çoğulcu bir İslam barışı havzası oluşturulmalıdır. Bu birliktelik Avrupa Birliği'nden çok daha köklü tarihî ve dinî temellere sahip olabilir. Birbirini tüketen mezhep çatışmalarını, etnik kavgaları aşmanın yolu budur. Dürzisinden Şiisine, Selefisinden Sünnisine, Kürt'ünden Filistinlisine ve Yahudisine kadar herkesin hukukunu güvenceye alan çoğulcu bir yapı kurulabilir. Medine Sözleşmesi temelindeki demokratik İslam anlayışı, Orta Doğu halklarına muazzam bir nefes aldırır ve çağdaş dünyada hak ettikleri yeri almalarını sağlar. Kimse kimseyi ötekileştirmez; din veya mezhep diktaları son bulur; halkların iradesine dayalı demokratik yapılar gelişir ve dış müdahalelere karşı da en güçlü kalkan bu olur.
Ahmet Maya: Hocam, çok teşekkür ediyorum; bizi ağırladığınız için çok sağ olun. Çok önemli bir gündem bu. Herkesle her platformda rahatça konuşulamayan bir başlık; bazı kesimler açısından sınırları var bu konunun. Bizler meseleyi bütün açıklığıyla ve enine boyuna ele almış olduk. Katkılarınız için çok teşekkürler.
R. İhsan Eliaçık: Eyvallah, ben teşekkür ederim. Sağ olun.
Ahmet Maya: Evet, bu haftaki Yüz Yüze programının sonuna geldik. İlahiyatçı yazar R. İhsan Eliaçık ile beraberdik. Önemli başlıkları tartıştık; ana eksenimiz Medine Sözleşmesi, Kürtler ve Demokratik İslam idi. Bir sonraki programda görüşmek üzere.