Şimdi, olup biten olaylara ve aynısının tarihte nasıl yaşandığına baktığımızda, Mehmet Âkif Ersoy'un "Tarih tekerrürden ibaret diyorlar; hiç ibret alınsaydı tekerrür eder miydi?" sözünü hatırlamadan edemiyoruz.
Hakikaten tarihte yaşanmış olaylar tekrar ediyor ve insanlar bundan hiç ibret almıyor. Neredeyse olayların birebir aynısı cereyan ediyor. Sonraki gelen nesiller, öncekilerin yaptığının tıpatıp aynısını yaparak aynı hataları, aynı acıları, aynı helakları yaşayıp duruyorlar.
Şimdi sorduğunuz soru çerçevesinde baktığımız zaman Ebû Zer el-Gıfârî, İslam tarihinin sembol şahsiyetlerinden birisidir. Sahabenin önde gelenlerindendir ve Müslüman olan ilk beş kişiden biridir. İşte kadınlardan Hatice, çocuklardan Ali, Mekkeli yerleşiklerden Ebû Bekir, Mekke dışından gelenlerden de Ebû Zer el-Gıfârî sayılır. Yani ilk Müslüman olanlar bunlar olarak anlatılır.
Bu vesileyle önce kısaca Ebû Zer el-Gıfârî'den bahsedeyim; daha sonra konuyu günümüze getirerek onun söyleminin bugün de hâlâ nasıl canlılığını koruduğunu göstermeye çalışayım.
Ebû Zer el-Gıfârî, dediğim gibi, ilk Müslümanlardan olan, Mekkeli olmayıp dışarıdan gelen sahabelerden birisiydi. Kendisi Gıfâr kabilesine mensuptu.
Ebû Zer el-Gıfârî'nin diğer sahabelerden ayrılan bir özelliği vardır. Hatta bana göre, kelam kitaplarında tartışılan bir "efdal-i sahabe" (sahabenin en üstünü kimdir?) konusu vardır. Genellikle Sünniler dört halifeyi sıralarlar; Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali derler. Aşere-i Mübeşşere (cennetle müjdelenmiş 10 sahabe) sıralanır. Burada Ebû Zer el-Gıfârî yoktur, onu o listeye hiç almazlar. Veyahut Şiiler Ehl-i Beyt imamlarını sıralarlar; Peygamber'in soyundan gelen 12 kişiyi sayıp "En üstün bunlardır" derler.
Halbuki benim görüşüme göre, "Sahabenin en üstünü, en faziletlisi, bilinç bakımından en ilerisi kimdi?" derseniz, bana göre Ebû Zer el-Gıfârî idi. Ebû Zer el-Gıfârî'nin eline diğer sahabelerin hiçbirisi su dökemez. Peki neden? Bilinç bakımından sahabenin en üstünüydü; hatta Peygamber'le eşitti. Peygamberlik bakımından değil, bilinç bakımından.
Şunu demek istiyorum: Diğer sahabelerin hepsi —Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali, o cennetle müjdelenenler, Ehl-i Beyt imamları vb.— Peygamber'in öğrettiği İslam'ı sürdürdüler. Yani İslamiyet'i Peygamber'den öğrendiler; İslamiyet'in temel mesajının ne olduğunu onlara Peygamber öğretti.
Fakat Ebû Zer el-Gıfârî, Müslüman olmaya —daha doğrusu Peygamber'i desteklemeye— geldiğinde zaten Müslümandı. Peygamber'le birlikte hareket etmeye karar verdiğinde, zaten Peygamber'in söylediği her şeyi önceden yapıyordu. Namaz kılıyordu. Ebû Zer el-Gıfârî, Peygamber'e tâbi olmadan önce de Müslümanlığın gereklerini —hem de en temel gereklerini— yerine getiriyordu; namaz kılıyordu. Gerçi namaz dinin tek direği değildir ama geleneksel fıkha göre söyleyecek olursak: "Namaz" diyorsan kardeşim, Ebû Zer el-Gıfârî'de bu zaten vardı. Ama mesela Ömer'de yoktu, Ebû Bekir'de yoktu, Ali'de yoktu; bunlar Peygamber'den öğrendi. "Bu nedir?" dediler, O da "Bu bizim dinimizin gereğidir" dedi. Ama Ebû Zer el-Gıfârî zaten daha önceden Gıfâr kabilesinde namaz kılıyordu; üstelik Mekkeli de değildi.
Ebû Zer el-Gıfârî daha önce de zenginden alıp yoksula veriyordu. Zekatı, yani infakı ve eşitliği savunuyordu. Zenginle yoksul arasındaki eşitsizliğin giderilmesi gerektiğine inanan birisiydi. Bu nedenle Gıfâr kabilesinde zengin kervanlarının önünü keserek kervandaki malların yarısına el koyuyor, müsadere ediyordu. Sonra onu götürüp yoksullara dağıtıyor ve "Siz vermezseniz ben veririm" diyordu.
Bunun yaptığına "çapulculuk, soygun" derler. Yani "Ebû Zer el-Gıfârî Müslüman olmadan önce Gıfâr kabilesinde çapulculuk yapıyordu, gelen geçen kervanı soyuyordu" derler. Kafaları basmadığı, bu işleri anlamadıkları için... Tıpkı günümüzde bankadaki parayı soyup yoksul mahallelerine dağıtan solcuyu anlamadıkları, ona da "banka soyguncusu" dedikleri gibi. Halbuki gerçekte soyguncu kim, hırsız kim? Bankayı soyan mı, bankayı kuran mı? Bunun üzerinde kafa yorulması lazım; öyle ezberlerle bakmak olayı açıklamaya yetmez.
Ebû Zer el-Gıfârî zaten Peygamber'in söylediği her şeyi yapıyordu. Mekke'de bir peygamberin çıktığını; kölelere özgürlük istediğini, kız çocuklarının niçin diri diri gömüldüğünü sorduğunu, zenginden alıp yoksula vereceğini söylediğini ve bir hareket başlattığını; etrafında da kölelerin, efendilerinden kaçan cariyelerin, zayıfların toplandığını haber alınca Ebû Zer el-Gıfârî kalkıp Mekke'ye geliyor.
Arayıp buluyor Peygamber'i, diyor ki: "Sen ne diyorsun? Böyle böyle şeyler duydum, bunlar doğru mu?" Diyor ki: "Evet, doğrudur." "Peki ne diyorsun, davan nedir?" diye sorunca O da anlatıyor. Ebû Zer Peygamber'i dinliyor ve diyor ki: "Ben bunları zaten yapıyorum,lerin hepsi benim yaptığım şeyler. Ama bunları Allah emrediyor" deyince, "Ha! Demek ki benim yaptığım şeyleri Allah sana vahiy olarak gönderiyor, sen bu nedenle peygambersin. Tamam o zaman, tabiri caizse tam adamımı buldum. Bundan sonra seninle beraberim, ben de bu hareketin içindeyim" diyor. Ebû Zer el-Gıfârî'nin Müslüman oluşu dediğiniz işte budur.
Yani yeni bir şey görmemiştir; bildiği, yaptığı şeylerin Peygamber tarafından "Allah'ın emridir" diye yapıldığını görünce O'na tâbi olmakta hiç tereddüt etmemiştir. Ve ilk hareketi de "Ben gidip bunları Mekke meydanında, Kâbe'nin yanında haykırarak tüm Mekkelilere ilan edeceğim" demek olmuştur. Büyük bir heyecan ve coşku içinde, "Tam aradığımı buldum" havasında gidiyor; Mekke meydanında Kâbe'nin merdivenlerine çıkarak orada bağıra bağıra bir konuşma yapıyor. Peygamber'den duyduğu her şeyi orada söylüyor.
Bunun üzerine Ebû Zer el-Gıfârî'nin üzerine çullanıyorlar. Çok feci bir dayak yiyor, ağzından burnundan kanlar geliyor, yerlere seriliyor. Bacaklarından, omuzlarından tutarak zar zor götürüyorlar. "Kim bu adam, nereden geldi Mekke'ye?" diyorlar. "İşte Peygamber'in adamıymış, onunla beraber hareket ediyormuş" deniliyor. Peygamber'in yanına götürüyorlar. O da diyor ki: "Ebû Zer, ben sana demedim mi yapma diye? Henüz erken, bunun bir zamanı var." "Olsun ya Resulallah, sorun değil; bu davayı herkesin duyması lazım" diyor. Peygamber, "Sen memleketine, Gıfâr kabilesine git; ben çağırdığım zaman gelirsin" diyor ve öylece gidiyor.
Ta 13 yıl boyunca, bütün Mekke dönemi ve Medine döneminin ilk yıllarına kadar Ebû Zer el-Gıfârî, Gıfâr kabilesinde çalışmalarına devam ediyor ve bütün Gıfâr kabilesini döndürerek Müslüman olmalarına vesile oluyor. Başka hiçbir şey bilmiyor; sadece bildiği, Peygamber'in "Bunlar Allah'ın emridir" demesidir. Mekke'de inen surelerin hiçbirinden haberi yoktu; 13 yıl boyunca Mekke'de değildi. Medine döneminin ilk yıllarında Peygamber'e gelip katıldı. Ashâb-ı Suffe'de evi barkı yoktu; malsız, mülksüz, evsiz yaşıyordu. Orada yaşamaya başladı.
Çünkü Ebû Zer el-Gıfârî'nin ayetleri okumasına, ezberlemesine gerek yoktu; onları zaten yaşıyordu. İşte o açıdan diyorum ki sahabenin en üstünü Ebû Zer el-Gıfârî'dir. Peygamber'e bilinç bakımından da eşittir; ikisi aynı durumdadır. Yani Peygamber'den bu konularda alacağı ek bir bilinç yoktu. Kendisine beraber hareket edeceği bir yoldaş arıyordu ve onu Hz. Muhammed'de buldu; ondan sonra beraber hareket etmeye başladılar.
Uzun zaman geçtikten sonra Peygamber'in vefatıyla beraber Ebû Bekir dönemi, Ömer dönemi, Ali dönemi ve Osman dönemi yaşandı. Bütün bu dönemlerde Ebû Zer el-Gıfârî kendi halinde birisi olarak yaşamaya devam etti, uzaktan çeşitli şekillerde destek verdi. Ama iş Osman zamanına gelince Ebû Zer el-Gıfârî bir şey fark etti. Dedi ki: "Kardeşim, ben Peygamber'in yanına geldiğimde bunlarla savaşmak, bunlara karşı çıkmak için gelmiştim. Şimdilerin aynısını Peygamber'in arkadaşları, Osman yönetimi, Muaviye ve Ebu Süfyan tayfası olan bu Emeviler yapmaya başladı."
Ne yapıyorlar? Mal biriktiriyorlar, servet yığıyorlar; fakire fukaraya vermiyorlar. Milletin malına mülküne çöküyorlar, kamu malı üzerinden kendilerini zenginleştiriyorlar. Millet evine ekmek götüremezken kendileri altın, gümüş biriktiriyor; milyarlar götürüyor.
O zaman Ebû Zer el-Gıfârî sesini yükseltmeye başlıyor. Şam'da Muaviye'nin yaptırdığı saraya gidiyor. Yanındaki yoksulları, kimsesizleri, çaresizleri ve açları toplayarak saraya yürüyor. İçeri alıyorlar ve Muaviye ile Ebû Zer el-Gıfârî arasında şöyle bir konuşma geçiyor:
Muaviye, Ebû Zer el-Gıfârî'ye soruyor: "Sen sağda solda konuşuyorsun, aleyhimizde sözler söylüyorsun." Ebû Zer: "Evet" diyor, "Bunların hiçbirisi Peygamber'in zamanında yoktu. Ben Peygamber'e bunlar olsun diye tâbi olmadım; biz bunlar olmasın diye geldik. Müslümanlık da buydu zaten. Sen ne yapıyorsun kendine burada? Yeşil kubbeli, bembeyaz bir saray yaptırmışsın." (Şam'ın en görünen yerinde kendisine saray yaptırmış; Şam'ın neresinden bakılsa sarayı görünüyor. Ama geri kalan halk küçük küçük 1+1, 2+1 kibrit kutusu gibi evlerde tıkış tıkış yaşıyor.) "İşte bak, bunlar senin halkın" diyerek getirdiği yoksulları önüne atıyor. "Bak şunlara bir de kendi haline bak! Sen utanmıyor musun böyle yaşamaya? Ne hale soktunuz İslam'ı? Biz bu sarayları yıkmak için bu harekete katılmıştık; sen şimdi onun mirası üzerine saltanat sürüyorsun, öyle mi? Hemen bu sarayı yık" diyor, "Yık bu sarayı ve biriktirdiğin paraları yoksullara dağıt! Yapamazsın böyle bir şey, İslam'da böyle bir şey yok; halife malife böyle olamaz!"
Bunun üzerine Muaviye'nin çok canı sıkılıyor ve Ebû Zer el-Gıfârî'ye çeşitli argümanlar ileri sürüyor. Mesela diyor ki: "Sen Tevbe Suresi 34 ve 35. ayetleri söyleyip duruyorsun. Altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda infak etmeyenlerin, o biriktirdikleri dağlanarak alınlarına, göğüslerine ve sırtlarına vurulacak ve kendilerine 'Tadın kendiniz için biriktirdiklerinizin azabını!' denilecektir. Altını ve gümüşü 'kenz' edenler, yani para biriktirenler, servet yığanlar Kur'an-ı Kerim'de bu şekilde tehdit ediliyor. Bu ayeti sürekli okuyup duruyorsun. Kur'an-ı Kerim'de başka ayet mi yok?" Neden hep bu ayetleri köşe başlarında, kahvelerde, yollarda, pazarlarda okuduğunu soruyor.
O da diyor ki: "Hayır, Kur'an-ı Kerim'de başka ayetler de var. Tabii ki başka ayetler olduğunu bildiğimi sen benden daha iyi biliyorsun ama manipülasyon yapıyorsun, olayı çarpıtıyorsun. Evet, Kur'an'da birçok ayet var ama zamanın ayeti budur! Yani bugün söylenmesi gereken, her yerde okunması gereken ayet budur. Yarın başka bir şey icap ederse o ayeti ön plana çıkarırız ama bugün zamanın ayeti budur."
(Bu nedenle benim Zamanın Sözü diye bir kitabım vardır. Söyleşilerimden oluşan o kitaba, Ebû Zer el-Gıfârî'nin bu sözünden ilhamla "bu zamanda söylenmesi gereken sözler" anlamında Zamanın Sözü ismini koymuştum.)
Ve Ebû Zer el-Gıfârî, Muaviye'ye şu ünlü sözlerini söylüyor: "Bu sarayı hemen yık! Eğer bu sarayı kendi paranla yaptırdıysan israftır; halkın parasıyla, beytülmalden alarak, toplanan zekatlardan, vergilerden, kamu malından yaptırdıysan ihanettir! Derhal yık burayı!"
Bunun üzerine Ebû Zer el-Gıfârî'yi Rebeze denilen yere sürgüne gönderiyorlar. Muaviye onu Şam'dan Medine'ye, Halife Osman'ın yanına gönderiyor. Bu sefer Medine'de tartışmalar başlııyor. Osman'ın yanında Ka'b el-Ahbâr adında bir danışman var. Yahudilikten dönme bu kişi sarayda danışmanlık yapıyor ve Osman'a akıl veriyor. Diyor ki: "Kırkta bir zekatını verdiğin sürece istediğin kadar servet biriktirebilirsin, bu dinimizde caizdir; servet biriktirmenin sınırı yoktur."
Bunun üzerine Ebû Zer el-Gıfârî, Bakara Suresi 219. ayetini okuyor: "Sana neyi infak edeceklerini sorarlar; de ki: İhtiyaçtan fazlasını verin!" İhtiyaçtan fazlasını biriktirmeyin! Ve rivayetlere göre Ka'b el-Ahbâr'a deve kemiği fırlatarak onu Medine sokaklarında kovalıyor: "Alçak herif, dinimizi senden mi öğreneceğiz? Gelmişsin 40 yıl sonra, her şey bittikten sonra Müslüman olmuşsun; şimdi kalkmış çarpıtarak, manipülasyon yaparak böyle laflar ediyorsun, Halife'nin de aklını çeliyorsun, millete de bunu telkin ediyorsun!" diyerek aralarında şiddetli bir tartışma geçtiği anlatılır.
Ebû Zer el-Gıfârî bunu kesinlikle reddetmiştir. Kenz yapmanın, yani ihtiyaçtan fazla servet biriktirmenin haram olduğunu, Peygamber'den ilk böyle duyduğunu, gerçek İslam'ın zaten bu olduğunu söylemiş ve hep bunu savunmuştur. Yani Ebû Zer el-Gıfârî; Peygamber'in savunduğu İslam'ı, Kur'an'da geçen İslam'ı ve sahabenin büyük çoğunluğunun inandığı İslam'ı savunmuştur.
Bir müddet sonra —şu anda hadis kitaplarını açtığınız zaman— Ebû Zer el-Gıfârî hakkında şöyle bir rivayet olduğunu görürsünüz: "Peygamber onun için buyurmuştur ki: Yalnız yaşayacak, yalnız ölecek ve yalnız dirilecek." Ben bunun Emeviler tarafından uydurulduğu görüşündeyim; hadis incelemeleri de bunu gösteriyor. Neden? Ebû Zer el-Gıfârî'yi marjinal göstermek için. Yani "Asıl Muaviye'nin savunduğu esastır, Emevilerin savunduğu İslam asıl İslam'dır; Ebû Zer'in savunduğu marjinaldir. Zaten Peygamber de kendisi hakkında 'Yalnız yaşayacak, yalnız ölecek, yalnız dirilecek' demiş; yani yalnız, marjinal bir adam, dinimizde onun söylediklerinin yeri yok." diyorlar.
Eğer onun söylediklerini esas alırsak —şu anda da öyle söylüyorlar— komünist olmamız, sosyalist olmamız lazımmış; çünkü söyledikleri ona benziyormuş. Oysa ne olur ki yani? Sosyalizm, komünizm kötü bir şey değil ki: Herkesin evi olacak, eğitim ücretsiz olacak, sağlık ücretsiz olacak... Sadece bu üç şey bile dünyadaki bütün sosyalist uygulamaların namusu olmuştur. Yani nerede sosyalizm varsa bilin ki herkesin evi vardır, eğitim ücretsizdir, sağlık ücretsizdir. Bunun neresi kötü? Bunu zaten Kur'an-ı Kerim söylüyor, Ebû Zer el-Gıfârî zaten bunu söylüyor.
"Efendim, sosyalistler, komünistler dinsiz oluyor..." Ya sana ne kardeşim, sen olma! Sen Müslüman komünist ol, Müslüman sosyalist ol; sen dinsiz olma. Yani onların dinsizliğine bakarak bunlara niye karşı çıkıyorsun? Bunlar zaten İslam'ın savunduğu şeyler. İslam ne diyor: Herkesin evi olmalı, herkesin işi aşı olmalı; insanların sağlığı ve kreşten üniversiteye kadar eğitilmesi, toplumun kendi kendini finanse etmesiyle (yani ücretsiz) yapılmalı. Sosyalizm dediğim bu kardeşim, bunun neyinden korkuyorsun? E tabii ki ticaret olacak, alışveriş olacak, din olacak, inançlar olacak, İslami yaşam olacak; camiler, kiliseler her şey olacak. Bunun neyinden korkuyorsunuz?
Bu Amerikan kapitalistleri bir öcü yaymışlar. Çünkü bu onların aleyhine olduğu için... "Herkesin evi olacak, sağlık ve eğitim ücretsiz olacak" dersen; sağlık baronlarına, eğitim baronlarına, emlak baronlarına büyük bir darbe indirmiş olursun. Onlar bunu istemezler.
Borsa kapatılmalıdır, bankalara gerek yoktur! Fon uygulamalarının hepsi kumara dönüşmüştür. Bildiğiniz kumar! Yani fonda ne yapılıyor şu anda? Kumar oynanıyor. Bunların yerine üretime dayalı, dayanışmacı şirketler olmalıdır. Rahmetli Osman Altuğ hoca bunlara "üçkâğıt ekonomisi" diyordu. Üç kâğıt: Borsada senet, bankada çek ve döviz (yabancı para; dolar, euro)... Bunların hepsi ne? Kağıt! Üç kağıt ekonomisi!
Yani kâğıt üzerinden kâğıt biriktirilmesi... Bu ya dolarla euroyla yapılıyor, ya çekle senetle yapılıyor, ya da hisse senediyle yapılıyor. Peki ortada üretim var mı? Tüten bir fabrika bacası var mı, makine var mı, toprağı işleme var mı, emek var mı? Bunların hiçbiri yok. Kâğıt üzerinden kapitalist ekonomi... Kapitalist ekonomi dediğin esasında budur.
Peygamber Medine'ye geldiğinde ilk olarak mescit açmış, sonra gidip çarşı/pazar yeri açmıştır. Pazar yerinde alışveriş yapılacak, dürüst tacirler olacak; tabii ki üretim ve ticaret olacak. Ama olayı çarpıtmayacaksın, manipülasyon yapmayacaksın. Böyle borsa, hisse senedi, kâğıtlarla sanal şişirmelerle kumar oynamayacaksın; gerçekten üretim yapacaksın, o üretim üzerinden kârını alacaksın. Herkesin evi olacak, sağlık ve eğitim ücretsiz olacak. Ne var bunda? İslam'ın istediği bu. Buna dünyada şu anda sosyalizm falan deniyor. Sosyalist ülkelerde genellikle herkesin evi vardır, eğitim ve sağlık ücretsizdir; yani toplum bunları kendi kendine finanse eder.
Dolayısıyla şimdi "Ebû Zer el-Gıfârî'nin görüşleri bizi oraya götürür" diye günümüzde böyle çekinenler, saçma sapan yere endişelenip panikleyenler oluyor. Velhasılıkelam Ebû Zer el-Gıfârî, Rebeze'de hayatını kaybediyor ve İslam tarihine büyük bir miras bırakıyor.
Şu iki sözü çok ünlüdür, hafızalara kazınmıştır:
Birincisi az önce söylediğim, Muaviye'ye söylediği sözdür: "Eğer bu sarayı kendi paranla yaptırdıysan israf, halkın parasıyla yaptırdıysan ihanettir! Saray yıkılmalıdır, halkın oturduğu yerde oturacaksın."
İkincisi ise: "Geceyi aç geçirip de kılıcına davranmayanın aklına şaşarım!" sözüdür. Kendisi, sabaha kadar açlık çekip de itiraz etmeyen kişinin aklına şaşırıyor; çünkü o, bu rızık paylaşılması meselesini temel mesele olarak görüyor.
Günümüze baktığımız zaman insanların rızkı çalınıyor, borsada kumar oynanıyor. Bir zamanlar bizim de başörtüsü için mücadele verdiğimiz, hapisler yattığımız, adeta gençliğimizi adadığımız; başörtülü olduğunu söyleyen iktidar partisinin genel başkan yardımcısı ve gözdesi bir eski bakan suçüstü yakalanıyor. Yani 163 milyon lira para yatırmışlar, 4 ay sonra 2,5 milyar çekmişler. Sonra da utanmadan "Geri iade ettik" diyorlar. Yasaya göre dört katı iade etmen, tutuklanman, kelepçe vurulup yargılanman gerekiyor. Asıl bunların kelepçelenmesi gerekir; ters kelepçe asıl bunlara vurulmalıdır. Evet, o başörtülü iktidar partisi genel başkan yardımcısının ters kelepçeyle göstere göstere tutuklanıp cezaevine gönderilmesi gerekir. Hadi yapın da göreyim! Adalet budur; eğer adalet arıyorsanız adalet budur! Öyle "Gösteri yaptı", "Mizah yaptı", "Şunu dedi, bunu dedi", "Twitter'da şöyle bir tweet attı" diye insanlara ters kelepçe takıp götürüyorsunuz. Kardeşim, adam halkın rızkını çalmış; 4 ayda 160 milyonu 2,5 milyar yapmış. Peki bu 160 milyonu nereden bulmuş? Yetmemiş, gözü doymamış, 4 ayda 2,5 milyara çıkarmaya kalkmış.
Bu daha binde biri bile değil; insanlara söyleyeyim, bunlar bir ekip. Borsada kumar oynayanlar bir ekiptir. (Borsada ticaret yapanları kastetmiyorum; çünkü borsa şu an tamamen kumara dönmüş vaziyette.) Borsada kumar oynayanlar bir takımdır. O yakalanan kadın, o suçüstü yakalanan eski bakan; borsada manipülasyon yapıp şişirme hisseleri aldırarak, ucuz zamanda alıp güçlenince satarak insanları tokatlayan, dolandırıcılık yapan bir ekibin parçası...
Eski Eminönü'nde "Bul karayı, al parayı" diyen dolandırıcılar vardı. Ekip halinde dururlardı, kendi adamlarıydı; aralarına birini düşürdükleri zaman hemen onu soyarlardı. Bunlar da öyle bir ekip; borsada ekip halinde çalışıyorlar. Bunlar borsanın "bul karayı, al parayı" ekibidir. Adamları var; biri şişiriyor, öbürü alıyor, öbürü tekrar alıyor... Vatandaş da oradan bakıyor: "Oo, bu hisseler bayağı satılıyormuş" diye... Hisseleri böyle şişiriyorlar, vatandaş da götürüp hissesi yükselen yere parayı yatırdığı andan itibaren tak, parayı ceplerine indiriyorlar! Yani bunlar vatandaşın parasını kapmak için ekip halinde çalışan bir dolandırıcılık şebekesi, bir borsa kumarı bu.
Dolayısıyla şu anda bütün suçu tek bir kişi üzerine yıkıp olayı örtbas etmeye çalışmak çok yanlıştır. Bunlar bir ekiptir; hatta bu bir sistemdir. Biz 24 yıldır Türkiye'de cari olan bu sisteme "abdestli kapitalizm" diyoruz. Yani ne yapıyorlar? Kapitalizme abdest aldırıyorlar. "Banka olmayacak, kâr payı olacak... Kâr payı; faiz değil, katılım..." İyi laflar! Katılım yapıyorsun, hisse alıyorsun ama altta tamamen banka mantığı işliyor. Kanunlar tamamen ona tabi olarak devam ediyor. Yaptıkları şey bankacılıktan, borsacılıktan başka bir şey değil. Gerçek bir üretim yok; yaptıkları iş üçkâğıt ekonomisinden başka bir şey değil. Kâğıt üzerinden kâğıt biriktirilmesi ekonomi değildir! Bu, halkı yoksullaştıran bir şeydir ve somut bir karşılığı yoktur. Bir tarla değildir, fabrika değildir, makine değildir, çalışma değildir, üretim değildir... Hiçbir şey değildir, üçkâğıt üzerinden kumardır.
Biz 24 senedir bu sistemi eleştiriyoruz, Ebû Zer el-Gıfârî'nin sesini yükseltiyoruz. Bana da şu anda marjinal diyorlar; aynı Ebû Zer el-Gıfârî'ye dedikleri gibi... Yalnız yaşayacak, yalnız ölecek, yalnız dirilecekmişim; marjinalmişim, görüşlerim İslamiyet'in genelinde yokmuş... Nasıl yok ya? Peygamber'in söylediği bu, Kur'an'da olan bu! Ebû Bekir'in, Ömer'in, Ali'nin inandığı bu! Sahabenin büyük çoğunluğunun, Ehl-i Beyt imamlarının tamamının inandığı buydu.
Marjinal olan kim peki? Marjinal olan Muaviye, Yezid, Emevilerdir. Onların getirdiği saray hayatı, debdebe, haramzedelik sahabede yoktu. İslam'ın karşı çıktığı bir şeydi bu. Ebû Zer el-Gıfârî'nin karşı çıktığı için gelip Mekke'de Peygamber'e tâbi olduğu şey buydu. Daha sonra çoğunluğun sesi bastırılarak o küçük azınlık grup (yani Muaviye ve tayfası, saray eşrafı) kendisini sanki çoğunlukmuş, bütün Müslümanlık bundan ibaretmiş gibi; buna karşı çıkanları da marjinal, aykırı görüşler savunan birileriymiş gibi göstermeye çalıştılar.
E günümüzde de öyle. Şimdi yaygın olan din anlayışına baktığınız zaman, kendilerinin İslamiyet olduğunu söylüyorlar. Aynı Muaviye'nin, Yezid'in yaptığını yapıyorlar. Tarihteki şeyleri tekerrür ettiriyorlar. Kenz yapıyorlar, mal biriktiriyorlar, milletin malına mülküne çöküyorlar. Açgözlülükle, kudurmuşçasına mala, mülke, dünyaya saldırıyorlar; sanki mezara götürecekler! 160 bin liraya doymamış arkadaş; 2,5 milyar olsun diye açgözlülükle saldırıyor. Her şeyi var: Evi var, katı var, yatı var, arabası var, villası var... Kardeşim, millet evine ekmek götüremiyor! Vatandaş pazar yerinde parası olmadığı için manavdan "Üç tane domates, iki tane salatalık, dört tane biber ver oğlum" diye bunları taneyle alıyor. Gidin pazarlara bakın! 25 yıl olmuş İstanbul'a geleli, adam daha Boğaz'ı görmemiş; oturduğu Esenyurt'taki gecekondu mahallesinden kalkıp Eminönü'ne gelememiş. Milyonlarca insan koskoca İstanbul'da, koskoca Türkiye'de tıkış tıkış evlerde yaşıyor.
Bu ülkenin sorumlusu kendisine Ankara'da tepeli saray yaptırmış, orada yaşıyor. Boğaz'ın kenarlarında villalar yaptırmışlar, orada yaşıyorlar. 160 milyon yetmemiş, 2,5 milyar olsun diye açgözlülükle borsada kumar oynuyorlar. Bunların yaptığının Müslümanlıkla ne alakası var kardeşim?
Benim görüşüme göre borsa kapatılmalıdır! Bankaların yerine alternatif; dayanışmacı, yardımlaşmacı, eşitlikçi, salât kurumları (yani kredi dağıtan ama üretim üzerinden) kurulmalıdır. Bunların hepsinin alternatifi var. Benim kafamda Diyanet'in alternatifi var, borsanın alternatifi var, bankaların alternatifi var... Bu abdestli kapitalizmin alternatifi benim kafamda var; yıllarca bunu kurguladım ama kimse gelip bana sormuyor. "Onun görüşleri marjinalmiş, tek başına kalıyormuş; yalnız yaşayacak, yalnız ölecek, yalnız dirilecekmişiz..." Aynı Ebû Zer el-Gıfârî gibiymişiz, kaderimiz bizim oymuş; bunların kaderi de borsada soygunculukmuş, öyle mi?
Evet, bu vesileyle sorduğunuz için Ebû Zer el-Gıfârî'ye tekrar Cenâb-ı Hak'tan rahmet diliyorum. Başta kendisi olmak üzere Peygamber'in bütün arkadaşlarına buradan selamlarımızı iletmiş olalım.